Eleştiri: Mutluluğun Adı Yetiyor
Hekimler reçeteye gülücük yazmıyor. “Gün ışığından faydalan.” “Seni dibe çekenlerle arana mesafe koy.” gibi, gülmek de telkin olmaktan öteye gitmiyor. Teoride bildiklerimizi gündelik hayatta uygulamanın güçlüğü ayrı bir mesele. Neyse ki Birleşmiş Milletler 2012 yılından beri mutluluğumuzu ölçüyor, ahvalden haberimiz oluyor. Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı raporuna göre, Türkiye yüz elli beş ülke arasında altmış dokuzuncu sırada. En mutlu ülkelerin İskandinav ülkeleri olduğunu söylemeye gerek yok sanırız. Haberi okuyunca birkaç basamak yükselmemize sevinmekle avuttuk kendimizi. Neden savaştan, dar boğazdan yeni çıkmış ülkelerden daha memnuniyetsiziz? Cevaba muhtaç bir soru.
Olumlu düşünmenin sağlığı koruduğu aşikâr. Çağın vebası depresyonun pençesindekiler toplumun hatırı sayılır bir oranını oluşturuyor. Kime sorsanız karamsar. Ne yana baksanız yıkıntılar altında kalmış biriyle karşı karşıyasınız. Mevlana’nın dillere pelesenk olmuş sözü kulaktan kalbe inemiyor: “Sen düşünceden ibaretsin, geriye kalan et ve kemiksin. Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun.” İnsanın kendini iyi hissetmek için uğraşması ya benmerkezcilik olarak algılanıyor. O da değilse toplumun sorunlarından kopuk olmakla suçlanıyor neşe saçan insanlar. Hâlbuki felsefenin temel meselelerinden biri de insanın nelere ihtiyaç duyduğunu sorgulamak. Aristo, gönül coşkunluğunun, hedefler silsilesiyle oluşabildiğinden dem vurur. Bu hedef doğrultusunda yaşar gider insan. Her türlü eylem ve davranış nihai saadet hedefi için vardır zaten. Mutluluğu tabiata ve kadere bağlayanlara da cevabı hazır düşünürün: “Öyle olsa pek az insan mutlu olurdu.” Mutluluğun, yazgı değil tercih olduğunu anlıyoruz onun görüşlerinden. İnsanın yakalamaya çalıştığı varış noktasından çok yolculuğun kendisine yoğunlaşması gerektiği açık. Mutluluk devamlı olsa onu aramaya da gerek kalmazdı zira. Aristotales gibi, daha birçok felsefeci, mutasavvıf ve yazarın görüşlerinden yola çıkarak raflar dolusu kitap kaleme alındı. Bunun birkaç misli haber yapıldı, yapılıyor. İçinde “mutluluk” geçen kitaplara rağbet, ona ne kadar muhtaç olduğumuzun da delili sanki. İçlerinden birinin reçeteye yazılmayan gülücüğü armağan edeceğini düşünenler, hayatı daha yaşanır kılmayı anlatan kitapları çok satanlara taşımaya devam edeceğe benziyor.
İNDİGO KİTAP
İKİGAİ: Kişisel gelişim değil, hayata bağlayan basit eylemler
Kitap, mutluluğu kapağa taşısa da okuyucuya, her şeyden önce hayatın amacını sorgulatmayı hedefliyor. Ne meslek, ne evlilik ne de insanlığa faydalı olma ideali o kadar önemli değil. Bu bakış açısıyla da insanı hep çizgisel olarak yükselmeyi hedefleyen kişisel gelişim kitaplarından ayrılıyor İkigai. Sadece insanın kendi arzusuyla, onu yatağından kaldıran basit bir sebebe odaklanması yeterli. Büyük ülküleriniz de olabilir tabii. Ama bahçedeki yaprakları temizlemek de sizi aynı kuvvetle yaşama bağlamalı. Kitap, Hector Garcia ve Francesc Miralles’in Okinawa Adası’daki uzun yaşamı araştırmasına dayanıyor. Emeklilik nedir bilmeyen Japonların, yaşlılık politikaları, beslenme biçimi ayrıntılı şekilde kitapta yer alıyor. Böylelikle depresyonun biyolojik sebepleri de gün yüzüne çıkıyor. Tutkuyla bağlanacağı gayesini arayanlar İkigai’den yararlanabilir.
PEGASUS
LYKK ya da Kuzeyliler Neden Mutlu?
Dünya’nın en mutlu insanlarının kuzeyde yaşadığını söylemiştik. Mutluluk listesinin tepesinde hep onlar var. Bunun bir çok sebebi var. Ama bir kaçını sıralayacak olursak, refah, demokrasi anlayışı, fırsat eşitliğini söylemek gerekir. Danca mutluluk anlamına gelen Lykke, Danimarka’da gündelik hayat dair pek çok ayrıntıya mercek tutuyor. Danimarkalı Yazar Meik Wiking, dünyanın en mesut insanlarını anlatabilecek yetkinliğe ve gözleme sahip. Ama kendi ülkesinde yaşayanlara değil bizlere yazdığının da farkında. Bunun için insanın ihtiyacı olan sevgi ve huzuru yaşadığı yerde bulabileceğini, derlediği onlarca hikaye, tanık olduğu olumlu örneklerle anlatmayı ihmal etmiyor.






























Henüz denk gelmediyseniz size yeni bir YouTube kanalından bahsedelim:
Sakin ve nezih bir ortamda sohbet ederken beraberinde sağlıklı şeyler yiyip içebileceğiniz Na-dide Cafe, Üsküdar’ın cazibe merkezlerinden olmaya doğru emin adımlarla ilerliyor. Söz konusu mekânı aynı zamanda bir kültür odağına dönüştüren kitap müzayedelerinin dördüncüsü 17 Şubat Cumartesi günü gerçekleştirildi.








Evet, vagonların uğultusu ya da bir yığın akşam dedikodusu eşliğinde dikkatinizi toplayıp bir kitaba eğilmek elbette zordur. Belki binilen duraktan varış yerine kadar aynı sayfayla bakışır durursunuz. Ama bu çoğu kez boş bir noktaya mânasızca odaklanmaktan çok daha iyidir. Başınızdaki kalabalığı ya da geç kalan vagonu dert edinip, şehirle devamlı didişme halinde olmaktan da… İhtiyacımız olan bir kelimedir belki sadece… Onu bulmak içindir bunca ısrar. Ya da sayfaların arasında geçecek bir geceye hazırlamaktır yıpranmış zihni. Bir iradeyle kitabı açabilmektir mesele. Etraftaki herkes okuduğunuz kitabın bir dekoru, motifi haline dönüşür birdenbire. O vakit zaman bütün niceliğini yitirir belleğinizde.
Uzun bir güzergah, yoğun bir hat, kalabalık bir saate denk geldiyseniz ve oturmayı başardıysanız mutlaka yerinize imrenen yaşlı teyzeler de olacaktır. Elbette normal şartlarda onlara yer vermek bizim toplumumuzda saygının karşılığıdır. Ancak şu var ki ‘su içene yılan bile dokunmaz’ tezi, toplu taşımada ‘kitap okuyana’ biçimine evrilmelidir size göre. Hem yaşlı teyzelere yer verebilecek kitap okumayan birileri mutlaka olmalıdır orada.