Tam da Hermann Hesse’nin dediği gibi; ”Yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür.”

Matilda
Matilda

Büyük bir Roald Dahl hayranıyım ve onun yarattığı karakterler hakkında saatlerce konuşabilirim. Bunun sadece çocuklara hitap eden bir kitap olmadığını belirtmek isterim. Beklenenden biraz daha karanlık ama harika bir hikaye anlatımı, genç okuyucular içinse büyüleyici. Çünkü Dahl’ın vermek istediği mesaj yetişkinlerin küçükken maruz kaldıkları duygusal incinmişliklere dokunuyor. Dahl, kötü yetişkinleri alt eden ve kendilerine verilen ebeveynler ya da akrabalar konusunda şanssız olan çocukları anlatmak, onların önüne ışık tutmakta uzman bir yazar ve bu kitabı da bir istisna değil.

Wormwood ailesi televizyon izlemek ve insanları aldatarak para kazanmakla ilgilenen insanlardır. Michael adında bir oğulları ve Matilda adında bir kızları vardır. Matilda’yı işe yaramaz baş belası ve bir kabuk gibi görürken, oğulları konusunda da büyüleyici bir ilgileri olmasa da onu Matilda kadar sevimsiz bulmazlar. Cehalet timsali ebeveynlerinin düşüncesinin aksine Matilda, onu hiç takdir etmeseler de onların büyük mucizeleri, hatta küçük bir dahidir. Fazlasıyla cesur, çok kararlı ve kitap tutkunu bir kız. Kendi kendine okumayı, hecelemeyi ve hesaplamayı öğrenir ve harika bir küçük insan olur. Bir deha olduğunu farketse dahi asla zekasıyla övünmeyen, hiç aceleci davranmayan bir çocuk. Herkesin dostudur ve yardımseverdir. Okula başladığında, ebeveynlerinden daha da korkunç bir düşmanla, tüm okulu terörize eden okul müdiresi Bayan Trunchbull ile karşı karşıya kalır. Sınıf öğretmeni Bayan Honey ile olan ilişkisi, hayatındaki tüm olumsuzlukların mükafatı gibidir. Onlar iki yaralı ruhun buluşup sonsuz bir dostlukla birbirlerine şifa aşılamasının en güzel örneklerinden. Çok güzel bir hikayesi var ve böyle bir hikayeyi anlatmanın cesaret gerektirdiğini düşünüyorum. Çünkü çocuklara ve gençlere yönelik kitapların çoğu güzel, naif ve yardımsever ebeveyn, öğretmen ya da anlayışlı yetişkinler imajları sunarlar. Yazar mutlu aile tablosu akışını bozarak, dezavantajlı kesime ışık tutar. Ve hep gösterilenin aksine bunun her zaman avantajlı olamadığını ve çocukların madalyonun bu tarafına da aşina olmalarını sağlar.

Küçük Matilda’nın pek çok çocuk ve yetişkin üzerinde yaratabileceği etki fazlasıyla derindir. Hayatta her durumda, her zaman tutunacak bir şey vardır ve onu aramak yaşamın bir parçasıdır. Ne zaman bizi üzen şeyler hakkında homurdanmak yerine bu yakalanması zor şeyleri aramaya başlarsak, denemeleri daha hızlı atlar ve huzura birkaç adım daha yaklaşırız.

Roald Dahl’ın anlattığı her hikayede karakterler benzersiz ve muhteşem bir derinliğe sahip; kitaplar oldukça isabetli yerlere dokunuyor. Her hikaye tamamen farklı bir konuyu içeriyor ancak her hikayenin kendine ait harika bir dünyası var. Dahl’ın diğer öyküleri ne kadar iyi olursa olsun, Matilda her zaman benim favorimdir. Çünkü bu kitap tutkunu, cesur, küçük yaşına rağmen doğruyu yanlıştan ayıran ve başkalarına çok doğru örnek olan kız, çoğumuzun kendi çocukluğuna içten bir bakış. Son derece ilham verici bir kitap. Bu kitap çocukluğumuzun tozunu atıp, yetişkin olmadan önce hayata bakış açımızı değiştirmemize ve kendimizi “böyle olması gerektiği” ile ilgili ikna edip, kötü düzene ayak uydurmak yerine, kendi dünyamızın kahramanı olmamıza yardımcı olacaktır. Keyifli okumalar dilerim.

Fulya Yılmaz

Başkomiser Nevzat ile Aşkımız Eski Bir Roman

Aşkımız Eski Bir Roman
Aşkımız Eski Bir Roman

Türk Edebiyatında polisiye türün biraz ihmal edildiği zannına yer yer kapılmak mümkündür. Oysa Ahmet Ümit ve acar polisi Başkomiser Nevzat, edebiyatımızın polisiye cephesini günden güne güçlendirir. Türk polisiye edebiyatı denilince akla ilk Peyami Safa’nın Cingöz Recai’si gelir. Cingöz Recai’nin en az kendisi kadar zeki rakibi Polis Mehmet Rıza, Cingöz’ün şahsında kanunsuzluğa karşı mücadele eder. Ümit’in Başkomiser Nevzat’ı da her ne kadar cinayet davalarına baksa bile Mehmet Rıza’yı anımsatır. Adalet arayışı Nevzat ve Mehmet Rıza gibi kanun adamlarını memnun ettiği kadar, okurun da sayfaları hızlı çevirmesine neden olur. Bu yüzden polisiye edebiyatının modası hiçbir zaman geçmez. Neyse ki Ahmet Ümit okurun ihtiyacına dönük edebi üretkenliğe sahip…

Ümit’in bu eserinde 3 cinayet davası, 3 öykü ve 3 katil kim sorusunun cevabı var. Cevaplardan ziyade katil kim sorusunun ustaca kurgulanan öyküsü diğer soruları peşinden getirir. Cevaplanmamış sorulara aranan cevaplar parça parça ortaya çıkınca esas sorunun yanıtı sayfalar arasında siluetini belli edercesine ortaya çıkar. Zaten polisiyenin etkisi böyle anlaşılır. Şayet denklem basitse dava sıradanlaşır. Oysa ki bazı polisiye davalarda sonuca ulaşmak için başta zekâ olmak üzere tüm manevi ve maddi imkanlar aktif bir biçimde kullanılmalıdır. Başkomiser Nevzat bu konuda şanslıdır. Yardımcıları Ali ve Zeynep adeta bütün dava materyallerini mahirce, Nevzat’ın önüne koyarlar. Artık sonuca giden yolda taşları birleştirmek Başkomisere düşer.

Tabii yukarıda çizdiğimiz genel geçer tema her polisiyenin sıradan öyküsü gibidir. Fakat düğümü çözmesi gereken karakterin olaylara yaklaşım tarzı, özel hayatı, prensipleri, insan ilişkileri öyküye farklı bir çeşni olur. Ayrıca polisiye öykünün arka planı, sayfanın kenar süsleri gibi parlar. Misal esere adını veren “Aşkımız Eski Bir Roman” isimli öykü de böyledir. Dava bir cinayet davasıdır fakat altı eşelendikçe ortaya çıkanlar, okuru edebiyatın tutkuyla harmanlanan farklı kulvarlarına götürür. Zira her maktul kendi başına bir dünyadır. Cinayet masası dedektifleri, mevzu bahis dünyayı ziyaret ederek hem farklı şeyler öğrenir hem de ortaya çıkan didaktik temadan okur da nasiplenir.

Yine okur her cinayet davasında farklı bir ortama ziyaretçi olur. Aslında yazar için işin zorluğu burada ortaya çıkar. Başkomiser Nevzat halkın polisidir. Sadece belli bir zümrenin ihtiyacına binaen görev yapmaz. Bu nedenle farklı cinayet davaları farklı sosyal tabakaların ziyaret edilmesine neden olur. Böylelikle birbirinden çok farklı kültürel temalar ve tiplemelerin ustaca kullanılması zarureti ortaya çıkar. Misal, ilk öyküdeki elit tabaka mensuplarına rağmen ikinci öykü “Overlokçu Kız” da İstanbul’un kenar mahalleleri ziyaret edilir. Zaten sadece kurgunun iyi düzenlenmiş olması yetmez, bu tarz kenar öğelerinde iyi kullanılması öykünün kalibresini arttırır.

Yazarın mahareti sadece öykünün bezenmesinde de ortaya çıkmaz. İlk bakışta göze çarpan oturmuş üslup; diyalogların şekillenişinde de kendisini gösterir. Ümit’in diyaloglarına bakıldığında, binlerce sorguya girmiş bir polisin ustalığı normal bir şekilde zuhur eder. Suçlunun renk vermeyen dilinin ardındakileri çıkarması için sorulan kilit sualler, cinayetin düğümünün parça parça çözülmesinin önünü açar. Okurun yönlendirilmesi son satıra kadar olası değildir. Sadece öyküyle eşgüdümlü bir şekilde ortaya saçılan dava materyalleri vardır. Fakat eldeki materyalin ışıltısı, okurun katili bulmak için çaba sarf etmesine neden olacak tarzdadır. Her basit düşünce okurun kolaylıkla kendi kurgusunu oluşturmasına neden olmakla birlikte, kurguların yazarın sonucuyla örtüşmesi basitliği her zaman için söz konusu değildir.

Ümit’in öykülerinde dikkat çekici yönlerden birisi de, hikayelerin başlangıcında cinayet soruşturmalarında suça dair öne sürülen felsefi olabilen argümanlardır. Ümit’in serdettiği fikirlerinden davaların sadece suçlu tespitinden ibaret olmadığı ve polis için sıradan bir görev olgusunun çok dışında olduğu düşüncesine kapılmak mümkündür. Misal, eserdeki son öyküsünün başlangıcında şöyle der Başkomiser Nevzat: “Cinayet soruşturması sadece bir katili bulma faaliyeti değildir. Sayıları kişilerden, işlemleri olaylardan oluşan karmaşık bir matematik problemini çözmek de değildir. Doğrudan insanı anlama uğraşı, yaşamak için doğru yöntemi bulma çabasıdır. Bunca yıllık mesleğimde çözdüğüm ya da çözemediğim her vaka bana hayat hakkında çok kıymetli bilgiler kazandırmıştır. İnsan en iyi kendi deneyimleriyle öğrenir derler ya, doğrudur (s.151)”. Başkomiser Nevzat’ın bu söylevlerinden polisiye edebiyatın bazen haksızca düşünüldüğü kadar basit olmadığı anlamı da çıkarılabilir. Zira insanı anlamlandırabilmek için, tavırlarının altında yatan sebeplere yönelecek psikolojik ve sosyolojik analiz yöntemleri suçun arka planına ışık tutulması için zaruridir. Başkomiser Nevzat’ın kazandığı mesleki tecrübenin benzerini okurun eserle hemhal olmakla kazanmayacağı savunulamaz. Her kitabın öğretici olduğu gerçeği, bu nedenle polisiye eserler için de söylenebilir. Zira Dostoyevski’nin meşhur eseri Suç ve Ceza’da katıksız bir insan davranışını anlamlandırmanın zorluğu göze çarpar. İnsan anlaşıldığı zaman kolaylaşır. Yani kısaca polisiye eserlerde sadece adalet tecelli etmez ek olarak insan da anlaşılır.

Sonuçta cinayet suçu da insana dair bir olgudur. Kabil’in Habil’i öldürmesi kadar sıradandır. İlk cinayet zamanla basitliğinden sıyrılmış ve çetrefilleşmiştir. İnsan ruhu da farklı duyguların yönlendirmesiyle farklı şekillerde suçlara temayül etmiştir. Ümit’in eserlerinde dikkate alınması gerekli olgu esasında budur. Yani katil, maktul ve işlenen cinayet vardır. Fakat insanı suça iten duygu sürekli değişir. Farklı duygulardan köken alan cinayet edimi farklı hikayelere dönüşür. İçine kurgusal zekâ katıldığında; öykü tadından yenmez bir hal alır. Zaten bir öyküden alınan farklı tatlar arttıkça, okurun ilgisi daha da artar. Edebiyat da bir yerde basiti karmaşığa çevirerek güzel anlatma sanatıdır. Ümit’in düğümü atarken de çözerken de okuru mutlu etmesini bildiği, rahatlıkla söylenebilir.

Zafer Saraç

Dünyanın en çok kitap okuyan ülkeleri belli oldu

World Population Review ile CEO World Magazine’in verilerine göre 2024’te en çok kitap okunan ülkeler listesinde ABD başı çekerken, Hindistan çok küçük farkla ikinci sırada yer aldı.

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütünün (UNESCO) 1995’te aldığı kararla, 23 Nisan “Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü” ilan edildi.

İngiliz edebiyatının önde gelen isimlerinden William Shakespeare ile Batı edebiyatının mihenk taşlarından sayılan Don Kişot’un yazarı Miguel de Cervantes’in 23 Nisan’da hayatını kaybetmiş olması nedeniyle bu tarih, dünya edebiyatında sembolik anlam taşıyor.

Kitaplara erişimi kolaylaştırmaya yönelik farkındalığı artırmak amacıyla kutlanan “Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü”, okuma alışkanlığını teşvik etmek için dünya çapında düzenlenen etkinliklerle kitapseverleri bir araya getiriyor.

“Dünya Kitap Günü”nde, geçmişle bugünü bağlamada köprü görevi gören, bugünle de geleceği buluşturan kitapları gündeme getirmek amacıyla birçok okur ve yazar buluşuyor.

UNESCO, 2001’den bu yana her yıl yeni bir “Dünya Kitap Başkenti” belirliyor. Bu kapsamda, Brezilya’nın Rio de Janeiro kenti bu senenin “Dünya Kitap Başkenti” seçildi.

Dünyanın en çok kitap okuyan ülkeleri

AA muhabirinin çevrim içi istatistik portalı World Population Review ile CEO World Magazine makalesinden derlediği verilere göre, 2024’te en çok kitap okunan ülkeler listesinde ABD başı çekerken, bu ülkeyi çok az farkla Hindistan takip etti.

ABD’de kişi başına yılda ortalama 357 saat kitap okunurken, bu da yılda yaklaşık 17 kitaba tekabül etti. Bu veri, listenin son sırasındaki Afganistan’da yılda yaklaşık 3 kitaba denk geldi.

Listenin ikinci sırasında yer alan ve kişi başı okunan ortalama kitap sayısının 16 olduğu Hindistan’da kitap okumaya ayrılan saat kişi başı yıllık yaklaşık 352’yi bulurken, üçüncü sırada bulunan İngiltere’de ise yıllık 343 saat kitap okundu.

ABD, Hindistan ve İngiltere’den sonra Fransa ve İtalya dünyada en çok kitap okunan ülkeler arasında sayıldı.

Bu sıralamayı Kanada, Rusya, Avustralya, İspanya, Hollanda ve İsviçre takip etti. Kitaplara en az zaman ayrılan ülkeler arasında Afganistan, Brunei, Pakistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer aldı.

Basılı kitaplar, dijital formatlara tercih ediliyor

Akıllı telefonlar, tabletler ve dijital okuma platformları gibi teknolojilerin yaygınlaşmasıyla dijital medyaya ilgi artsa da dünyanın en çok kitap okunan ülkesi ABD’de basılı kitaplar, sesli ve e-kitaplara kıyasla daha fazla tercih ediliyor.

Dünyada en çok kitap okunan ülke ünvanını 2024’te Hindistan’dan az farkla devralan ABD’de, geçen yıl 780 milyonu aşkın kitap satıldı.

Dijital ortamlarda tüketilen kitaplar son birkaç yıldır revaçta olsa da söz konusu dijitalleşme, basım-yayın sektörünü olumsuz etkilemiyor.

Amerikan Yayıncılar Derneğinin verilerine göre, 2024’ün ilk çeyreğinde satışlarında 2023’e kıyasla düşüş yaşanan e-kitaplardan yaklaşık 250 milyon dolarlık gelir elde edildi.

Gelir getirisi 2023’te yaklaşık 3 milyar doları bulan basılı kitaplar, dijital formatlara göre piyasadaki satışları önde götürüyor.

En çok Kur’an-ı Kerim ve İncil okunuyor

Tüm zamanların en çok okunan kitaplarının başında Kur’an-ı Kerim ve İncil geliyor.

21. yüzyılın en çok ses getiren kitapları arasında kabul edilen JK Rowling’in yazdığı Harry Potter Serisi ve JRR Tolkien’in yazdığı Yüzüklerin Efendisi dünyada en çok okunan kitaplar arasında ön sırada yer alıyor.

Dünya edebiyatının başyapıtları arasında Miguel de Cervantes’in romanı Don Kişot‘un yanı sıra Charles Dickens tarafından kaleme alınan İki Şehrin Hikayesi, Antoine de Saint-Exupery’nin yazdığı Küçük Prens, Victor Hugo’nun eseri Sefiller ve Fyodor Dostoyevski’nin kaleme aldığı Suç ve Ceza gösteriliyor.

Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mao Zedong’un beyanlarından derlenen “Başkan Mao’dan Seçme Sözler” de popüler kitaplar arasında bulunuyor. (AA)

Sadako ve Turnalarının Gerçek Hikayesi

Sadako
Sadako

Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yapılan ve dünya savaşını sonlandıran atom bombası saldırılarında, hayatta kalanlara Hibakuşa (被爆者 hibakusha) deniliyor. Bunlardan bir kısmı, bombanın etkilerine rağmen uzun süre hayatta kalmayı başardı. Bazıları, daha ilk haftalarda tedavi sırasında hayatlarını kaybetti. Bomba atıldığında henüz iki yaşında olan Sadako isimli masum kız çocuğu ise ancak 10 yıl hayatta kalabildi. Origamiden turnalarla bezenmiş hikayesi ise dilden dile dolaşarak dünya genelinde yaşıyor.

O’nun kısacık hayatını konu alan bu kitapta, Sadako’nun gerçek hikayesini bulacaksınız. Yazarlardan biri, Sadako’dan iki yaş büyük ağabeyi, Masahiro Sasaki. Bombanın atıldığı günden Sadako’nun son gününe kadar sürece bizzat şahitlik edenlerden olması, kitabı, Sadako’yu anlatan diğer kitaplardan ayıran en önemli unsur olsa gerek. Diğer yazar Sue Dicicco, bombayı atan ülkenin vatandaşı. İkisini bir araya getiren ise Sadako’nun hikayesini, uğradığı tahrifattan arındırarak tüm gerçekliğiyle dünyaya anlatma isteği.

Sadako’nun doğumu, bombanın patladığı gün ve sonrasında yaşananlar, kitapta akıcı ve ayrıntılı şekilde anlatılmış. Kitabın dili, çevirisi, baskısı, tasarımı ve mizanpajı çok başarılı. Eserde Sadako’ya ve ailesine ait çok sayıda fotoğraf da yer alıyor. İbretlik konusuyla her yaştan insanın rahatça okuyabileceği ve elden ele dolaştırabileceği bir kitap.

İnsanlığın nükleer silahlardan ders alıp almadığı tartışmalı bir konu. Atom bombası hakkında araştırma programı kurma talepleri, Başkan Roosevelt’e 1939 yılında içlerinde Einstein’ın da olduğu bir grup bilim insanı tarafından yapılmıştı. Pearl Harbor baskını (1941) sonrası ilk çalışmalar, gizlilikle yürütülen Manhattan projesiyle sürdürülmüş (1942) ve bombanın ilk denemesi, 16.07.1945’de New Mexico’da yapılmış, çok geçmeden Hiroşima ve Nagazaki’ye ilk bombalar atılmıştı (6-9 Ağustos 1945). Savaş defteri kapatılmış olsa da SSCB ve İngiltere, bombanın geliştirilmesi işini, ABD ile bir yarışa dönüştürmekte gecikmediler. ABD yönetimi, Japonya’ya devredeceği yıla kadar (1972) Okinawa’da nükleer silah depolamaya devam etti.

Günümüzde geliştirilen 100 megatonluk nükleer bombalardan birinin, ilk atılan “Little Boy” isimli bombanın 6666 katına denk geldiğini belirtmek gerekir. (Nagazaki ‘ye atılan “Fat Man” için bu rakam 5000 kattır.) Gelinen noktada, mesela Kuzey Kore’nin San Fransisco’ya ulaşabilen menzile sahip atom bombası ürettiği bilinmektedir.

Nükleer silah sahiplerinin rekabeti, yaşananlardan ders alınmamışçasına hiç ara vermeden sürüyor. Diğer yandan Sadako Sasaki ve turnalarının hikayesi, nükleer silahlara karşı verilen mücadelede bir bayrak misali dalgalanmaya devam ediyor.

Sadako’nun ağabeyi ile yapılan bir röportaj için:

Hiroşimalı Sadako: Nazım Hikmet’in “Kız Çocuğu” şiirini yazdığı küçük kızın hikayesi

Zübeyr Yıldırım

Strugatski Kardeşler ve “Ölü Dağcı Oteli”

Ölü Dağcı Oteli
Ölü Dağcı Oteli

Uzayda Piknik romanlarıyla geniş çapta tanınan Arkadi ve Boris kardeşlerin 70’lerde yazdıkları kitap, bilimkurgu içerisinde yeni bir form yaratmayı deneyerek polisiye-bilim kurgu türünde bir yapıt ortaya koymaya çalışıyor. Klasik bir cinayet öyküsü gibi başlayıp uzun süre bu yönde gelişim gösterdikten ve bilimkurgu olup olmadığı konusunda okuru şüpheye düşürdükten sonra sert bir şekilde yön değiştirerek finalde bilimkurguya adım atan ilginç bir yapıt. Aslında dedektif öyküsü gibi başladıktan sonra konuyu metafizik varlıklara bağlayan korku öyküleri az sayılmaz. Hatta Lovercraft’ın korku-bilimkurgu öykülerinde de kısmen benzer başlangıçlar görürüz. Ancak klasik bir polisiye sahnesini sona doğru bilimkurguya dönüştürmenin farklı bir girişim olduğu açık. Her ne kadar yazarlar bu girişimi başarısız olarak görse de öyküdeki polisiye ve bilimkurgu öğeleri kendi içinde ilgi çekici sayılabilir. Öykünün gelişiminde gördüğümüz tuhaf karakterler bize klasik cinayet öyküsünden farklı bir durum olduğunu sıklıkla hissettirse de bunlar uzun süre tuhaflık dışında bir anlama işaret etmiyor.

Öykü çok bilindik Agatha Christie romanlarındaki kurguya benzer şekilde; kapalı bir mekânda işlenen bir cinayet, mekândaki kişilere yönelen şüpheler, bu kişiler arasındaki tuhaf ilişkiler ile tesadüfen orada bulunan bir polis müfettişinin olayı çözmeye çalışması temalarını işliyor (kitapta Christie’nin meşhur dedektifi Hercule Poirot’un adı da telaffuz edilmiş). Bu yönüyle haddinden fazla öykünme gibi dursa da karakterlerin gariplikleri alışılmışın dışına taşıyor bizi. Bunaltıcı iş ve aile yaşamından uzaklaşıp nefes almak için sevdiği dağ oteline gelen müfettiş Grebsky kendisini hiç istemediği halde zorunlu olarak görev başında bulur. Dağda kaybolan bir dağcıya ithafen ölü dağcı oteli adını alan otel, tek bir geçit ile ulaşılabilen sarp bir yolun sonunda eşsiz bir dağ manzarasının içinde bulunmaktadır. Otel sahibi Snevar ile arkadaş olan müfettiş otele geldiğinde birbirinden tuhaf konuklarla karşılaşır; aristokrat tavırlı huysuz ve agresif Moses ve soylu görünüme sahip eşi Olga, gösteri sanatçısı Du Barnstoker ve erkek mi kadın mı olduğu bir türlü anlaşılamayan asi yeğeni Brun, tuhaf espri anlayışlı fizikçi Simon, hastalık iznindeki Hinkus ve Viking görünüşlü irikıyım arkadaşı Olaf. Ayrıca otelin bir de saf hizmetçisi Kaisa vardır. Burada biraz spoiler vererek sonunu aktarmadan öyküyü özetleyebiliriz: otelde öncelikle kaybolan eşyalar ve hırsızlık iddialarıyla beliren şüpheler Olaf’ın şaşırtıcı bir halde odasında ölü bulunması ile doruğa ulaşır. İçeriden kilitli odasında boynu tamamen tersine dönmüş şekilde bulunan ve fiziğiyle güçlü mitolojik karakterleri andıran Olaf’a bunu kimin nasıl yapmış olabileceğinin cevabı bulunamaz. Soğuk havada sürekli çatıda oturan arkadaşı Hinkus da kendine özgü tuhaf bir tiplemedir. İmzasız uyarı notları şüpheleri bir oraya bir buraya yöneltir. Otel sahibi Snevar’ın Olga’yla ilgili tesadüfen şahit olduğu bir durum karmaşayı daha da arttıracaktır. Olaylar, konukların çığ düşmesi sonucu otelde mahsur kalmasıyla daha da tehlikeli bir boyut alır. Çığdan zor bela kurtulup yarı baygın bir halde kapıya gelen Luarvik’in sıra dışı hali ve Olaf’la ilgili ısrarlı talepleri durumun tuhaflığını iyice arttırır. Yol açılana kadar herhangi bir yardımdan ve iletişimden mahrum kalan otel sakinleri kendilerini gergin ve şüphelerle dolu bir ortamda bulurken müfettiş istemeyerek içine çekildiği bu sorunun kendisini giderek daha zor bir duruma soktuğu gerçeği ile yüzleşir. Otelde anlatılan doğaüstü öyküler kadar fizikçi Simon’un inanılmaz görünen açıklamaları da müfettişin katı gerçekçiliğini aşamaz. Öykü beklenmedik bir sonla biterken olaylar da kendi içinde nispeten mantıklı bir açıklamaya kavuşur.

Kitabın sonundaki ekte gerek kitabın öyküsüne gerekse yazarların düşüncelerine dair önemli bilgiler aktarılmış. Kardeşler deneme olarak gördükleri ölü dağcı oteline ilişkin samimi açıklamalarında; kendine özgü olarak gördükleri kitabın sonuçta tatmin edici olmadığını ve “başarısız bir deney” olduğunu itiraf ediyorlar. Polisiye geleneğinin yerleşik anlayışı içinde böylesine bir deneyin başarılı olmasına aslında imkân olmadığının ayırdına vardıklarını da açıklıyorlar. Burada ayrıca Sovyet ideolojisinin siyasi sansür ortamında bir bilim kurgu metninin başına gelenleri de görüyoruz.

Kurgusu yer yer oturmamışlık hissi verse de tuhaflıkları ve gerilimiyle ilgi çekebilecek bir kitap ölü dağcı oteli. Hikâye bazen ağır ilerlemekle birlikte merakı sürekli olarak canlı tutmayı başarıyor. Karakterlerin abartılı tiplemeleri animeleri hatırlatsa da (kitap çocuk ve gençlik edebiyatı yayınlarında da yer almış) öyküyü yüzeysel bir sınıfa sokmamızı gerektirecek ölçüde sayılmaz. Bilimkurgu diyebilmek için bilimkurgu içeriği zayıf görünüyor. Ancak Uzayda Pikinik’te olduğu gibi küçük olayların arkasında daha derin imalar bulmak da mümkün. Bilimkurgunun önemli isimleri Stuartski kardeşlerin edebiyat uğraşlarını görmek, ölü doğsa da yeni bir denemenin heyecanını ve bilimkurgunun şaşırtıcı dünyası içinde polisiye deneyimini yaşamak isteyenler için önerilebilecek bir eser. Okur bu kitapla başarısızlıklardan çıkan derslerin ne kadar öğretici olabileceğini de görebilir.

Onur Şenel

Osmanlı’nın Gözünden: Yabancıların İmparatorluğa Hizmeti

Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar
Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar

Eğer tarih ve kültürle ilgileniyorsanız ve Osmanlı İmparatorluğu’nun gizemli dünyasına bir yolculuk yapmak istiyorsanız, “Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar” adlı kitabı kesinlikle tavsiye ederim! Bu kitap, Osmanlı’nın göz alıcı geçmişine farklı bir açıdan bakmanızı sağlayacak. İmparatorluğun yüzyıllar boyunca sınırlarını aşan ve çeşitli görevlerde hizmet eden yabancıların hikayeleri, sizi tarih sahnesinde unutulmaz bir yolculuğa çıkaracak. Kitap, akademik bir yaklaşımı popüler bir dille harmanlıyor. Osmanlı’nın karmaşık yapısını ve uluslararası ilişkilerini anlamak için derinlemesine bir inceleme sunarken, aynı zamanda akıcı ve ilgi çekici bir üslup kullanıyor. Her bir sayfada, Osmanlı’nın farklı dönemlerinde hizmet etmiş yabancıların yaşam hikayeleri ve Osmanlı’ya yaptıkları katkılarla ilgili ilginç detaylar bulacaksınız. Kitabın üç bölümü, farklı açılardan Osmanlı’ya hizmet etmiş yabancıların deneyimlerini ele alıyor. Genel katkılar, kurumsal etkiler ve bireysel yaşam hikayeleri gibi konuları kapsayan bu bölümler, Osmanlı tarihine dair yeni bir bakış açısı sunuyor. Murat Hanilçe ve Yunus Emre Tekinsoy’un editörlüğünde hazırlanan bu kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun zengin ve çeşitli yapısını keşfetmek isteyen herkes için vazgeçilmez bir kaynak.

Bu yapıt, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok yönlü yapısını derinlemesine inceleyen önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor. Osmanlı bürokrasisinde görev yapmış yabancıların deneyimlerini titizlikle inceliyor ve onların Osmanlı toplumuyla etkileşimlerini anlamamıza katkıda bulunuyor. Kapsamlı araştırma ve akıcı üslup, okuyucuları Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kültürlü yapısını keşfetmeye teşvik ediyor. Kitap, sadece Osmanlı’nın iç işleyişini değil, aynı zamanda dönemin uluslararası ilişkilerini de ele alarak okuyuculara geniş bir perspektif sunuyor. Özellikle Osmanlı’nın dönemindeki yabancıların rolünü anlamak isteyenler için bu kitap vazgeçilmez bir kaynak olabilir. Yazarın detaylı araştırması ve sağlam bir analitik çerçeve sunması, kitabı Osmanlı tarihine ilgi duyan herkes için değerli kılıyor. Osmanlı İmparatorluğu, tarih boyunca kendi iç dinamiklerinin yanı sıra dış dünyanın da etkisiyle şekillenmiştir. Bu etkileşim, imparatorluğun dönemsel olarak gelişimini ve dönüşümünü etkilemiştir. Özellikle Osmanlı’nın yükselme döneminde, imparatorluk dışındaki dünyanın dinamiklerinden yararlanmaya çalışması, onun uluslararası arenada güçlenmesine ve genişlemesine katkıda bulunmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim ve askeri yapıları, çeşitli uluslardan insanların hizmetine açık olmuştur. Yabancılar, imparatorluğun çeşitli kurumlarında görev alarak Osmanlı’nın yönetimine ve askeri gücüne katkıda bulunmuşlardır. Bunlar arasında devlet görevlileri, askeri komutanlar, danışmanlar, tüccarlar ve elçiler gibi çeşitli pozisyonlarda bulunan insanlar yer almıştır. Bugün bile, Osmanlı İmparatorluğu’nda hizmet etmiş yabancıların yaşam hikayeleri ve deneyimleri büyük ilgi görmektedir. Bu hikayeler, imparatorluğun çok kültürlü yapısını ve dönemin uluslararası ilişkilerini anlamak için önemli bir kaynak oluşturur. Yabancıların Osmanlı’daki varlığı, imparatorluğun sadece kendi iç dinamiklerinden değil, aynı zamanda dış dünyanın etkisiyle şekillendiğini gösteren önemli bir örnektir. Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan yıkılışına kadar olan süreçte, farklı geçmişlere sahip yabancıları çeşitli devlet görevlerinde istihdam etmiştir. Bu çeşitlilik, imparatorluğun çok kültürlü yapısını ve esnek yönetim anlayışını yansıtırken, aynı zamanda Osmanlı’nın uluslararası ilişkilerdeki etkinliğini de göstermektedir. Murat Hanilçe ve Yunus Emre Tekinsoy’un editörlüğünde hazırlanan “Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar” adlı çalışma, bu farklı geçmişlere ve deneyimlere sahip yabancıların hikâyelerini ele alarak Osmanlı bürokrasisinin ve toplumunun çok katmanlı yapısını aydınlatıyor. Editörlerin, alanlarında uzman araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel dokusunu derinlemesine inceleyerek okuyuculara benzersiz bir bakış açısı sunuyor. Kitap, farklı zaman dilimlerinde Osmanlı topraklarına ulaşan ve çeşitli devlet hizmetlerinde görev alan yabancıların hikâyelerine odaklanarak onların deneyimlerini ve etkileşimlerini detaylı bir şekilde inceliyor. Bu hikâyeler, hem Osmanlı’nın dönemindeki uluslararası ilişkileri hem de imparatorluğun iç dinamiklerini anlamak için önemli birer pencere sunuyor. Hanilçe ve Tekinsoy’un editörlüğünde derlenen bu eser, sadece Osmanlı tarihine ilgi duyanlar için değil, aynı zamanda tarih, kültür ve uluslararası ilişkiler alanında çalışan araştırmacılar için de zengin bir kaynak niteliği taşıyor.

Editörlerin titiz çalışması ve kitaba kazandırdıkları derinlik, bu çalışmanın akademik dünyada önemli bir yer edinmesini sağlıyor. Murat Hanilçe ve Yunus Emre Tekinsoy, Osmanlı tarihi ve kültürü alanında uzmanlaşmış akademisyenlerdir. İkisi de Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yönlerini ve dönemlerini derinlemesine inceleyerek, bu alanda önemli katkılarda bulunmuşlardır. Murat Hanilçe, Türk ve Osmanlı tarihi üzerine çalışmalarıyla tanınan bir akademisyendir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve toplumsal yapısı üzerine yaptığı araştırmalarla bilinir. Hanilçe, Osmanlı dönemi bürokrasisi, devlet yönetimi ve toplumsal değişim gibi konularda geniş kapsamlı çalışmalar yapmıştır. Kitapları ve akademik makaleleriyle Osmanlı tarihi alanında saygın bir konuma sahiptir. Yunus Emre Tekinsoy ise Osmanlı tarihi ve kültürü üzerine yoğunlaşmış bir başka akademisyendir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve entelektüel geçmişiyle ilgili araştırmalarıyla tanınır. Tekinsoy’un çalışmaları, Osmanlı’nın edebiyatı, sanatı ve entelektüel yaşamı gibi alanlarda derinlemesine analizler sunar. Osmanlı’nın kültürel mirasını anlamak ve değerlendirmek için önemli bir kaynak teşkil eder. “Osmanlı Devleti Hizmetindeki Yabancılar” sadece tarih meraklıları için değil, aynı zamanda genel okuyucular için de büyüleyici bir okuma sunuyor. Eğer Osmanlı’nın heyecan verici dünyasına bir adım atmak istiyorsanız, bu kitabı kaçırmamanızı öneririm!

Hazal Bihter Boylu

Hayat yanıt veremediğimiz sorularla doludur

Tepenin Laneti
Tepenin Laneti

Tepenin Laneti: Verdon’un muazzam serisinin yedinci ve sanırım son kitabı. Her yeni vaka ile uyanan adrenalin duygusu, delil arayışı, insanların eylemlerine yönelik motivasyonlarının analizi onun yaşam kaynağı. Kimin mi? Dave Gurney‘in… Her seferinde New York City Cinayet Masası’ndaki işinin bittiğini düşünse de hayatın akışı onun rutinini altüst etmek için fırsat kollar. Dave yarı emeklilik hayatında bir eş olmaya da çabalar, Madeline ise onun bu hayatını daha kabullenilir bulmaya başlar ve kendilerine yeni bir yol çizer. Bana göre bu hikayeyi özel kılan iki şeyden biri Dave’in Madelein’le aralarındaki ilişkinin ilerleyişi. Diğer özel nedeni ise karmaşık bir labirentte anlam çıkarma konusunda usta olan emekli dedektif Dave’in olayların ortasında sonu gelmez gibi görünen bir cinayetler silsilesini çözmek için üşenmeden, büyük bir iştahla işe koyulması. İçinde beşten fazla ölü insan bulunan ve karmakarışık cinayetlerin çözülmesi beklenen bir hikayeye göre kolay okunan, sürükleyici ve akıcı bir kitap.

Küçük, sessiz, karakteristik ve cennet gibi bir Larchfield topluluğu önde gelen üyesi Angus Russell’ın malikanesinde ölü bulunmasıyla ve ilk kanıtların suçlu gösterdiği Bill Tate’in önceki gün elim bir hadise sonucu ölmesiyle işler daha çok sarpa sarar. Polis ekipleri de vakanın paradoksunu fark edince kafaları karışır ancak aynı zamanda şüphelinin akıbetinin onun hiç de iyi niyetli olmadığı hatta çok tehlikeli olduğu da herkes için açıktır. İşin en ilginç yanı ise bunun ardından işlenecek birçok cinayetin sorumlusunun da Tate gibi görünmesi. Bu kapalı ve ayrıcalıklı topluluğun üyeleri için cehenneme dönüşen, dünyevi bir cennetin önde gelen isimlerini ayrım gözetmeden öldüren, paranoyak bir katilin karşısında tepki vermek konusunda çaresiz kalırlar. Olaylar ilerledikçe bu kasabanın sakinlerinin acıları ortaya çıkar. Göz alıcı Larchfield her yeni cinayetle ışıltısını biraz daha kaybederken, yazarın kullandığı ince ironiler ve nabzı sürekli yüksek tutmayı başaran gelişmeler, vakanın ilerleyişini daha sürükleyici hale getirir.

İyi bir kara dedektif macerası olması yanında yaratıcı, heyecan verici bir polisiye gizem filmi havasında ve hatta John Verdon‘un polisiye kurgu alanında ve aynı zamanda fanatik okuyucularının kalplerinde haklı olarak özel bir yere sahip olduğunu doğrulayan bir kitap. Verdon’un kitaplarını bu kadar taze ve orjinal kılan şey eksik parçaların farklı yönlere çevrilerek, karakterlerin bir sonraki hamlelerini tahmin etmeye çalışarak inşa edilmiş olması. Hikaye dini fanatikleri, büyücülüğü, kargaşayı ve birçok ses getiren güncel olayları içeriyor. Bu seride okuduğum her kitap, zekice olay örgüsü ve harika karakterleriyle beni büyüledi. Serinin diğer kitaplarını okumadıysanız lütfen bunu okumadan önce serinin sıralamasını takip edin, derim. Bu kadar keyifli bir seriyi oluşturup, her kitabında nabzı yüksek tutarak merakla okumama vesile olduğu için John Verdon’a minnettarım. Keyifli okumalar dilerim.

Fulya Yılmaz

Hırsız kitap okumaya dalınca yakalandı

İtalya’nın başkenti Roma’da hırsızlık yapmak için bir eve giren kişi kitap okumaya dalınca ev sahibinin ihbarıyla yakalandı.

Gli dèi alle sei
Gli dèi alle sei

Roma’nın “Prati” semtindeki bir evde 20 Ağustos’ta yaşanan hırsızlık girişimi, İtalyan basınına “Entelektüel Hırsız” başlıklarıyla yansıdı.

Bir kişinin, hırsızlık için girdiği evde ev sahibinin yatak odasında gördüğü bir kitaba takıldığı ve yatağın üzerinde kitabı okumaya başladıktan kısa süre sonra durumu fark eden 71 yaşındaki ev sahibinin ihbarıyla eve gelen güvenlik güçlerince yakalandığı ifade edildi.

Hırsızın yakalanmasını sağlayan kitabın Giovanni Nucci‘nin geçen yıl yazdığı, Homeros’un İlyada destanını konu alan “Gli Dei Alle Sei” isimli eser olduğu belirtildi.

38 yaşındaki hırsızın polisteki ifadesinde hırsızlık yaptığını reddederek, “Bir randevum vardı ve beklerken manzaraya bakmak için apartman terasına çıktım. Sonra aşağıdaki verandaya düştüm. Orayı pansiyon sanıyordum. Düşmenin şokundan kurtulmayı beklerken kitabı fark ettim ve beni çok etkiledi.” dediği aktarıldı.

Hırsızın bu ifadesine karşın yakalandığı sırada yanındaki çantasından bazı tasarım ürünü kıyafetlerin çıktığı, bunların da başka bir yerden çaldığı ürünler olduğu, bunun da hırsızlığın ispatı sayıldığı aktarıldı. (AA)

E-ticaretin en iyileri belirlendi!

Marketing Türkiye ve Akademetre Research and Strategic Planning iş birliğiyle gerçekleştirilen ve tüketicilerce e-ticaretin en iyi markalarının belirlendiği ECHO Awards ödülleri Wyndham Grand İstanbul Levent’te gerçekleşen törenle sahiplerini buldu. 45 kategoride en başarılı markaların belirlendiği ECHO Awards’da bu yılda Kitap kategorisinde Kitapyurdu en başarılı e-ticaret sitesi oldu…

ECHO Awards’da e-ticaretin en iyileri nihai tüketicilerin değerlendirmeleri sonucunda belirleniyor. Titiz bir hazırlık sürecinin ürünü olan ve kapsamlı metodolojisiyle dikkat çeken ECHO Awards’da müşterilerine değer veren, onlara en iyi alışveriş deneyimini yaşatan e-ticaret platformları gerçekleştirilen törenle ödüllerine kavuşuyor…

Belirleme Süreci nasıl gerçekleşiyor?

Türkiye temsili bir örneklemle 1200 kişinin katıldığı kapsamlı bir araştırmaya dayanan ECHO Awards’da e-ticaretin en iyileri nihai tüketicilerin değerlendirmeleri sonucunda belirleniyor. Araştırma süreci “Sektör Bazlı Değerlendirme” ve “Deneyim Bazlı Değerlendirme” olmak üzere iki bölümden oluşuyor…

ECHO Awards’da sektör bazlı değerlendirmelerin yanı sıra “Kullanım Kolaylığı, Teslimat ve Satış Sonrası, En Yenilikçi E-ticaret Sitesi” gibi tüketiciye sunduğu müşteri deneyimi başarısıyla öne çıkan marka ve platformlar da ödüllendiriliyor.

2024’te de tercih yine “Kitapyurdu”

ECHO Awards 2024’te “Sektör Bazlı Değerlendirme”de Kitap Kategorisinde nihai tüketicilerce  Kitapyurdu en başarılı e-ticaret platformu olarak seçildi.