Mustafa Kemaller Yirmi Yaşındadırlar

Çankaya
Çankaya

Gazeteci ve yazar Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal ile ilk kez Balkan Savaşı sonlarında karşılaşmıştır. Bu karşılaşma, adını hayatının sonuna dek gururla telaffuz edeceği Atatürk ile esas tanışması değildir. Mustafa Kemal’i Birinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde takip eden gazeteci, Kurtuluş Savaşı boyunca yazıları ile milli mücadelenin koyu bir destekçisi olmuştur. Hakkında Damat Ferit Hükümeti tarafından ‘behemehâl idam edilmesi’ istense de İkinci İnönü Zaferi’nden sonra kurtulmuştur.

Büyük Taarruz’un sonunda İzmir kurtulduğunda, yakın dostu Yakup Kadri ile Mustafa Kemal’i karşılamaya gelenler arasındadır Falih Rıfkı. Mustafa Kemal’le asıl tanışmanın yaşandığı bu karşılama, Falih Rıfkı’nın milletvekilliği yolculuğunun da başlangıcıdır. Cumhuriyet Dönemi’nin önemli isimlerinden olan yazar, 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak görev yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına, Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş günlerine tanıklık eden Atay, Mustafa Kemal’in devrimlerinin uygulanmasında aktif rol oynamıştır. Atatürk’ün ölümüne dek yanında yer almış, aynı zamanda Atatürk’ün başyazarlığı görevini de üstlenmiştir. Falih Rıfkı, Atatürk’ü en iyi tanıyanlardandır.

Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıma ve anlama yolunda okunması gereken önemli eserlerden biri olan Çankaya, Falih Rıfkı Atay’ın 1952’de Dünya gazetesinde yayınlanan hatıralarının gözden geçirilerek 1968’de yeniden yayınlanan hâlidir. Çankaya – Atatürk’ün Doğumundan Ölümüne Kadar- alt başlığıyla Pozitif Yayınları’ndan çıkan bu edisyon her yaştan ve her görüşten Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kitaplığında yer almalıdır.

Çankaya için bir Atatürk biyografisi demek yanlış olmasa da bu tanımın eksik kalacağını belirtmekte fayda var. Salt bir hatırat değil, tarihi bir belge niteliğindedir bu eser. Osmanlı Devleti’nin son yıllarını, Kurtuluş Savaşını, Cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş yıllarını, Mustafa Kemal’in hep yanı başında bulunmuş, tarihi olaylara göz tanıklığı etmiş usta bir yazardan dinliyoruz Çankaya’da.

Çankaya’nın, sonraları Kemalizmi benimseyecek olan bir Mustafa Kemal taraftarı tarafından yazıldığının da bilinmesi gerekmektedir. Bu durum yine de Kemalizm karşıtlarının kitabı okumasına engel değildir. Bizler bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında, Atatürk düşmanlarının onu anlamaya yanaşmaması kadar Atatürk’ü sevenlerin dahi onu yeterince anlayamadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bugün en önemli mesele bir taraf seçmekten çok anlama çabası olmalıdır. Peki, nereden başlamalıyız? Bu sorunun yanıtı birden fazladır ancak ilk sıralarda elbette Nutuk ve Çankaya gelir.

Çankaya Mustafa Kemal’in çocukluğu ve ilk gençlik yılları ile başlar. Burada çocuk Mustafa’nın ders kitaplarında ezbere bilinen yaşamının detaylarına değinilir. Önce askeri okul, sonrasında bir Osmanlı Paşası olduğu yıllar, içine fırlatıldığı dünyanın tüm griliği ile verilir. Gerçek şudur ki Mustafa, daha çocukluk yıllarında güçlü bir kişiliğe sahip önemli bir dehadır ve ‘Kemal’i hak edendir. Bir sonraki bölüm Meşrutiyet ve ardından Birinci Dünya Harbi’ne sürükleniş. Mustafa Kemal’in askerliği ve düşünceleri ile nasıl sivrildiği ve bu yükselişin pek çoklarının hoşuna gitmediği, ilk dostların, ilk düşmanların kazanıldığı dönemdir. Çanakkale Harbi’nde ortaya konan askeri deha ve başarının yanında Atay’ın da şiddetle eleştireceği Sarıkamış faciası kitapta önemli yer tutmaktadır.

Çanakkale Zaferi büyük bir başarı olsa dahi ‘Çökme’ önlenememiş ve ‘Milli Mücadele Devri’ belki de “Gerilla Dönemi” başlamıştır. Tarih sahnesinde çok önemli zıtlıkları bir arada göreceğimiz Kurtuluş Savaşı’nda, Mustafa Kemal’le tamamen farklı düşünen insanların düşmanlıklarını anlayabilirken, onunla aynı ülküyü taşıyanların düşmanlıklarını anlamakta zorlanmamak elde değildir. Manda seviciler, Halifelik sevdalıları, hür, tam bağımsız, laik bir Türk devleti hayali ile çarpışanları elbette benimsemeyeceklerdi. Ancak Mustafa Kemal’in askeri ve siyasi liderliğini hazmedemeyenler çok daha fazladır. Tarih sahnesinde yalnız, yapayalnız bir Mustafa Kemal ve umutsuz bir Türk halkı vardır.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya’da, okuyanlara salt bilgi vermekle kalmayacak, onları hiç kuşkusuz pek çok araştırmaya yönlendirecektir. Kurtuluş Mücadelesi’nde “Gerilla Devri”nden düzenli orduya geçiş süreci en az işgal kuvvetleri ile mücadele kadar yorucudur. Mandacı mütefekkirler, yararlı ve zararlı cemiyetler ve özellikle çetelerin nasıl zararla karışık yarar sağladığı özel araştırma konusu olmalıdır. Kuvâ- yi Milliye ve Kuvâ-yi Seyyâre’yi, Çerkez Ethem, Yörük Ali ve Topal Osman’ın rollerini hayretle okuyacaksınız Çankaya’da. Çerkez Ethem ve kardeşinin Mustafa Kemal’i öldürmeye geldiği o ‘an’ ki zamanın göreceliğinin en önemli örneğidir. Düzenli ordunun taarruzuna son ana dek inanamayan, yorgun ve çaresiz halkın, Yunan Komutanı Trikopis’in Uşak’ta yakalandığı müjdesine erişmesi sanki aylar, haftalar değil de asırlar sürmüştür.

Çankaya’yı iki bölüme ayırmak gerekseydi Kurtuluş Dönemi ve Yeni Devir olarak bölümlendirilmesi makbul olurdu. Yeni Devir, zafer sonrası Türkiye Cumhuriyeti’ni kurma adımları ve irtica ile mücadele dönemidir. Yönetim şeklinin belirlenmesi, yeni başkent Ankara’nın başkentliğe uygunluğuna varan detaylı düşüncelere yer verir yazar. Saltanat ve Halifeliğin kaldırılması, Kemalizm ve beraberinde gelen iç didişmeler, Mustafa Kemal’i öldürmek için yapılan suikast girişimi, devrimler, laisizm ve ekonomi… En az Kurtuluş Savaşı’nda olduğu kadar düşmanlarla iç içe yeni bir hayat kurma çabası. Tüm mücadelesi ve sonsuz yalnızlığı sonunda, hissizliği ile kırmızı böceklere yenik düşen Ata…

Çankaya, Atatürk’ün son zamanlarının ardından, Atay’ın anı ve fıkraları ile sonlanıyor. Bir bütün olarak bakıldığında Çankaya’da Falih Rıfkı’nın Atatürk ile uyuşan ideolojik görüşlerinin yanı sıra Atatürk’e eleştirel bakabildiğini de görmek mümkündür. Özellikle Serbest Fırka konusunda tamamen ayrı düşünürler. Neticede Atay bir Atatürkperest ve aynı zamanda bir Enverland düşmanıdır. Çankaya yalnız Atay’ın anılarından oluşmuyor, Atatürk’ün sesinin yanında pek çok ismin mektuplarına da yer veriliyor, özellikle karşı kutuptan Yüzbaşı Armstrong gibilerin mektupları ve düşünceleri dikkate değer.

Mustafa Kemal Atatürk’ün yanı başında, sofrasında, çalışma masasında uzun yıllar yer alan yazarın Atatürk’ün kişisel özelliklerini çok iyi tanıması doğaldır ama bu özellikleri edebi bir dille aktarabilmek güç olsa gerek. Şahsen Atay’ın üslubunu çekici buldum. Kitapta zaman zaman vurgu amaçlı da olsa tekrarlar bulunmakta ve kitabın sonunda yararlanılan kaynaklar belirtilse de Falih Rıfkı Atay’ın bize bir kaynakça ve de dizin borcunu göz ardı edemeyiz. Atatürk’ün özel yaşamına bu kitapta neredeyse hiç yer verilmemesi de bir diğer eksiklik.

Tarih yazımının güçlüğü herkesçe bilinmektedir ve tarafgir anlatıların gerçekleri ne kadar yansıttığı daima tartışma konusudur. Burada bir tarafı suçlamak ile ancak zaman kaybedilir. Okur daima uyanık olmalı ve olayları çok yönlü tartmak için çaba harcamalıdır. Neticede Çankaya, Atatürk’ün yakınında olan bir isim tarafından yazılmış olsa dahi Atay, Atatürk’ü pek çok yönden eleştirmiştir. Kişisel okuma deneyimimde Falih Rıfkı sayesinde Atatürk’ün kişiliğine, küçük, büyük olaylara her yaşında verdiği tepkilerle, aklımdaki Atatürk yargıları değişmedi, aksine güçlendi. Kitabı okurken sık sık Platon’un ideal hükümdar filozof düşüncesini sayıkladım.

“Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı.”

Nitekim bugün 100. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlığını her şeye rağmen kaybetmeyişini biz bu filozof liderin fikirlerine borçluyuz. Elbette eleştirilecek pek çok husus, politik hatalar var ama o noktaya gelene kadar Selanikli, yapayalnız bir yetimin yarım asır boyunca durmadan halk için nasıl çalıştığını anlamaya çalışmalı… Nedeni anlamak, sonucu karalamaktan daha zor olsa da…

“Mustafa Kemaller yirmi yaşındadırlar” diyerek veda ediyor ve özellikle gençleri bu yolculuğa davet ediyorum.

Betül Bozkurt

Bosna Savaşı’na Uzanıp Giden Bir Hikâye

Miss Sarajevo
Miss Sarajevo

Dün gibi aklımızda. SSCB dağılmış, duvarlar bir bir yıkılmıştı. Balkanlarda da irili ufaklı birçok devlet bağımsızlığını kazanmaya başlamıştı. 1 Mart 1992’de yapılan oylamayla Bosna Hersek bu kervana katılıp Yugoslavya’dan ayrılmış ve buna karşılık 27 Mayıs’ta Sırpların tertiplediği ve çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği bir patlamayla savaşın zemini hazırlanmıştı. 2 milyon insanın yaşadıkları yeri terk etmesine ve 300 bin insanın ölümüne neden olan bu savaş, ancak 14 Aralık 1995’te imzalanan Dayton Barış Antlaşmasıyla sona ermişti. Ülkenin başkenti Saraybosna, 1425 gün boyunca Sırp ordusu tarafından kuşatma altında tutulmuştu (5 Nisan 1992 – 26 Şubat 1996). Bombardıman altında tutulan şehirde insanlar, çöken altyapıya, su, elektrik ve gaz yokluğuna rağmen hayata tutunmaya çalışmıştı. Sırp keskin nişancılar, içlerinde çocukların da olduğu yüzlerce masum sivili acımaksızın öldürmüştü.

Miss Sarajevo, bizi, yakın tarihin bu vahşet ve utanç dolu yıllarına götürüyor.

Yazar Ingrid Thobois, Sirvins ailesi etrafında kurguladığı kitabında, ailenin erkek çocuğu Joaquim’in gözünden ve iç dünyasından hayatı nasıl sorguladığını, nasıl yorumladığını, yaşadıklarının onu nasıl etkilediğini anlatıyor. Eser sayfaları, zamanda ve mekânlarda git-gel’ler yaparak ilerliyor. Başka bir ifadeyle kurgu, kronolojik bir sıraya göre gitmiyor.

Bosna savaşının başından sonuna yaşananlar, farklı karakterler üzerinden anlatılıyor eserde. Bir yanda kuşatmanın ilk günlerinde Kosma ve Ludmilla’yı buluyoruz. Kuşatmada gazetecilik mesleğini ifa etmeye devam eden Vesna, çarpışmalarda ön saflarda yer alan Zladko, evlerine kapanmak zorunda kalan Inela, Bosna’nın Romeo ve Juliet’i olarak bilinen Admira ve Bosko, kısıtlı imkanlarla oradan oraya koşuşturan BM personeli ve diğer yanda Joaquim’in aile üyeleri.

Yazar, kitabı hakkında şunları ifade ediyor: “-Miss Sarajevo- yeniden oluşum, canlanmanın hikâyesi. Ölmek istediğine inanan, yaşamayı beceremeyen bir gencin hikâyesi… 90’lı yıllarda Bosna Savaşı’nın tam ortalarında bu genç, Sarajevolu bir ailenin yanına sığınır. İçinde bulunduğu durumun tam tersine yaşamın anlamını sorgulamaya başlar… Ölüm ve yaşam; iki seçim arasında kalır. Bu roman aynı zamanda hayatın ve tarihin en karanlık alanlarında bile her zaman yaşam; oksijen, ışık arayan bireylerin büyük gücüne saygı gösteriyor. Savaşın tam ortasında bile olsa, sabah uyanmak, yatağını yapmak, giyinmek, hatta güzellik yarışmasına katılmaktan daha doğal ne olabilir…”

Thobois, gezmeyi seven bir ailenin kızı olarak dünyada birçok ülkeyi gezmiş. Hayatında ilk Türk kahvesini, henüz 6 yaşındayken Topkapı Sarayı gezisinde içmiş. 21 yaşında Balkanları, Türkiye’yi, İran’ı Hindistan’ı ve Sri Lanka’yı dolaşmış. 23 yaşında Fransızca öğretmek üzere Afganistan’a gitmiş. Orta Asya’dan Afrika’ya dünyanın pek çok ülkesine gitme fırsatı bulmuş. Miss Sarajevo’da satır aralarında bu hayat tecrübelerinin izlerine rastlıyoruz. Joaquim’in özellikle Saraybosna günlerinde yaşadıklarının, yazarın iş tecrübelerinden büyük ilham aldığını görmemek mümkün değil.

İyi okumalar!

Zübeyr Yıldırım

Dört Anlaşma & Toltek Bilgelik Kitabı’na bir değerlendirme…

Dört Anlaşma
Dört Anlaşma

Don Miquel Ruiz’in “Dört Anlaşma & Toltek Bilgelik Kitabı” ince olmasının yanı sıra acele etmeden, yavaş yavaş ve sindire sindire okunması gereken, hayat boyu güncelliğini yitirmeyecek içeriğe sahip, yardımcı bir kitap. Tüm bunların yanı sıra uygulamasının çokta kolay olmadığına, güçlü bir tekrar ve arınma gerektirdiğine inanıyorum.

Spiritüel bilgileri ve uygulamaları araştırmak ve korumak için bilim insanlarından oluşan Toltek öğretisi bir yaşam sanatı olarak tanımlanır, ruhu kucaklar, mutluluk ve sevginin peşinden gidebilmenin yolunu kolaylaştırır. Aynı zamanda bu yol özgürlüğün yoludur. Yaşadıklarımızın inanç sistemlerimizi ele geçiren toplumsal rüyamızın bir ürünü olduğunu, algılamalarımızın ve varsayımlarımızın henüz daha çocukken toplumun bize bir tepside sunduğu ve geri çevirme seçeneğimizin olmadığı kodlamalardan oluştuğunun farkında mıydık? Çocuk olarak inançlarımızı seçme olanağımız yoktu ve bu bilgiler bize öğretilerek toplumla anlaşmaya katılmamız sağlandı. Şimdi bu anlaşmadan çekilerek, benimsediğimiz toplumun kararlarını kendi kararlarımıza dönüştürme zamanı.

Toltekler tüm yaşam rüyamızı kontrol eden, bizim nasıl insan olmamız gerektiğine karar veren ve bizi ehlileştiren bir parazitle yaşadığımızı fark ettikten sonra yapabileceğimiz bazı anlaşmalar olduğunu ileri sürüyor. Bu anlaşmalar sayesinde parazitlerden ve kodlamalardan arınıp, kendi özgürlüğümüzün ve seçimlerimizin bilincine ulaşacağız. Bu sebeple yapılacak dört anlaşma var.

İlk anlaşma “Kullandığın sözcükleri özenle seç.” Niyetimiz söz aracılığıyla şekil bulduğu ve sözlerle yaşamımızdaki olayları yarattığımız için kullandığımız sözcüklerde kusursuz olabilmek önemlidir. Fikirlerimiz bakış açımızdan başka bir şey değildir ve bireysel rüyamızdan kaynaklanır.

İkinci anlaşma “Hiçbir şeyi kişisel algılama.” Egonun hakim olduğu bireysel önemlilik ve kişisel algıladığımız bakış açıları toplumun ehlileştirme sürecinde bize öğrettiği ve bizimde bireysel rüyamızı yansıtan zehirlerden bir diğeridir. Karşı tarafın bize yaklaşım biçimi bizimle değil onunla alakalıdır. Bu kitapla ilgili artık şuna eminim ki karşımdaki insanın hem kızgınlığı hem sevgisi, onun deneyimlerinden doğan bireysel rüyasının ürünleri, senin değil. Sorumlu seçimler yapabilmek için kendimize güvenmeliyiz fakat başkalarının davranışlarından biz sorumlu değiliz. Unutmayın ki bizim tarafımızdan kabul görmeyen zehir, göndericisi üzerinde daha büyük bir etki yaratır. Yapmamız gereken şey kişisel algılamadan ve bir başkasının onayına muhtaç olmadan ilerlemektir.

Üçüncü anlaşma “Varsayımda bulunma.” Var olmayan, var olduğuna dair bir kanıt bulunmayan bir çok şeye varmış gibi inanarak bir zehir yaratırız. Bu varsayımlar olumsuz olduğu kadar olumlu da olabilir. Örneğin birini değiştirmeyi varsaymak gibi bir hata karşısında Don Miguel Ruiz gerçek sevginin insanları değiştirmeye çalışmadan onları oldukları gibi kabul edebilmeyi içerdiğini söyler.

Dördüncü anlaşma “Daima yapabildiğinin en iyisini yap” Bu anlaşma ise ilk üç anlaşmanın çalışır duruma gelmesidir. Kitap, elimizden gelenin “en iyisini” yaptığımızda vicdan kavgalarımızın dineceğini ve bu üretkenliğin bizi mutluluğa ulaştıracağını söyler. Güzel bir haberim var; risk alıyorsak ve rüyamızı ifade ediyorsak canlıyız demektir.

Yaşamın bizden aldıklarının peşinden koşmak, geçmiş rüyalarımızda yaşamak hayatımıza haksızlık etmek değil mi? Olduğumuz anın tadını, olduğumuz biz ile çıkarmanın keyfine varma zamanı. Bunun için gereken, bu alışkanlıklarda aksiyonu yaratan tekrarı unutmamak ve inanç sistemimizi yenileyerek kurban rolünden çıkıp yargıcın elinden kurtulmak. Tüm bu anlaşmaları alışkanlığa dönüştürdüğümüzde yaşamımızda dönüşmeye başlayacak. Unutmayalım ki kendimize duyduğumuz öz sevgi ne kadar çoksa, öz zarar o kadar az olur.

Tüm bu değerli bilgileri hayatımıza uygulamak kitapta anlatıldığı kadar kolay değil ama en azından bu yolda çabalamak bile bize iyi gelebilir. O sebeple belki de başucu eşlikçiniz olabilecek bu kitabı okumak için gecikmeyin.

Gamze Özdemir

Kumanda merkezimiz olan beyinle uyumlu bir yaşama kavuşmak mümkün…

Kaygısız Beyin
Kaygısız Beyin

Acayip bir evrende yaşıyoruz. Yaşamımız boyunca her şeye anlam veremesek de sahip olduklarımızla mutlu olma gayretindeyiz. Bazen niçin üzüldüğümüze bazen de karşımızdaki kişinin bize karşı takındığı olumsuz tavra bir anlam veremeyiz. Çoğunlukla aradığımızı bulamamaktan yakınırız. Bir mutlu an yakalasak da çok uzun sürmez. Tam “unumu eledim, eleğimi astım, biraz huzur bulayım” düşüncesinin avuntusuyla zaman geçirirsiniz, hastalıklar kapıyı çalar ve davranış sorunları, psikolojik rahatsızlıklarla tanışabilirsiniz.

Bu sorunları tanımlamak istersek; kaygı, korku, heyecan, kuşku, panik, endişe, öfke, tedirginlik ve güvensizlik olarak kısaca özetleyebiliriz. Bu türden bir sorunla karşılaşan insan, çoğunlukla, hastalığını kabullenmek istemez. Başkasına da anlatmaktan çekinir. “deli” yerine konulacağı endişesiyle de psikolog veya psikiyatriste danışmayı kabul etmez. Çoğunlukla ve zorlamayla yakınları tarafından hekime götürülürler. Oysaki bu durum, her insanın başından geçebilecek olağan bir haldir.

Danışanlarına tedavi yöntemi uygulayan bir psikolog bile aynı sorunlarla karşılaşabilir. Bu alanda yazılmış akademik ve mesleki anı kitapları bu örneklerle doludur. Hiç vakit kaybetmeden ve endişeye kapılmadan, bu alanın uzmanına danışmak, sorunun daha da büyümeden çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.

Yukarıda sıraladığımız sorunlar ortaya çıktığında; vücudumuzda da fizyolojik belirtilerini hissederiz. Bunlar: nabız artışı, terleme, kas gerilmesi, ağız kuruluğu, burun kanaması, göz/dudak/yüz mimiklerinde ve ses tonunda değişiklikler şeklinde kendini gösterebilir.

Bu kitap okuruna; bu tür psikolojik sorunların detaylı tanımını yaptığı gibi, kaygı ve endişeden kurtulmanın yöntemlerini de anlatmaktadır. Ayrıca insan psikolojisi hakkında detaylı bilgi edindiğimizde, karşımızdakinin olağandışı tavırları karşısında daha anlayışlı ve yapıcı davranma yeteneği kazanmış oluruz. Her olumsuzluktan, şahsi bir tavır algısı/alınganlığı yaratanlar; sorun bir iken ikiye katlamış oluyorlar. Bundan dolayıdır ki; farklı meslek sahiplerinin de davranış bilimleri alanında yeterli bilgiye sahip olmaları, mesleki verimliliği ve toplumsal kaliteyi artıracaktır.

Bu alanda pozitif enerji ve insani frekansı yakalayabilenler; evrensel bütünlük içerisinde tüm canlılarla barışık yaşama yetisine sahip olacaklardır. Hayvanların da kendi aleminde duygu ve yargıları vardır. Bir kedinin gözlerine bakarak, sevmenize izin verip vermeyeceğini kestirebilirsiniz. Kuyruk sallayan sevimli bir köpek, sizinle duygu frekanslarının uyuştuğunun sinyalini veriyordur.

216 sayfalık bu kitabın tüm psikolojik bilgi ve yöntem öğrenme taleplerinize yol gösterici, bu alanda okuyacaklarınız arasında bulunması gerekenlerden olduğunu belirtmeliyim.

Birinci bölümde; kaygının kökeni incelenmekte, beynimizin bölümlerinden amigdala ve korteksin bu süreçteki etkisinin ne olduğu açıklanmaktadır.
İkinci bölümde; amigdala kaynaklı kaygının kontrolü için öneriler sunulmaktadır.

Üçüncü bölümde ise korteks kaynaklı kaygıların kontrol süreci ve tedavi yöntemleri önerilmektedir.

Beynin devrelerinden kaynaklanan ve bu devreler tarafından sürdürülen kaygı kalıplarını değiştirmek için açık ve anlaşılır öneriler bulunmaktadır. “Görüldüğü gibi, bazı bilim insanları da dahil olmak üzere, birçok kişinin öne sürdüğünün aksine, beynimiz sabit ve değiştirilmez bir yapı değildir. Beynimizdeki yapılar sadece sahip olduğumuz genlerle değil, deneyimlerimiz, düşünce ve davranış biçimlerimizle de şekillenmiştir.”(s. 19)

ABD’de 2005 yılında yapılan bir çalışmaya göre, yaklaşık kırk milyon yetişkinin psikolojik kaygı bozukluğu yaşadığı belirtilmektedir.(s. 25) Toplam nüfusa göre bu sayı, kaygı verici bir boyuttadır.
Önerdiğim bu kitap; beyninizde oluşan kaygı ve buna bağlı olumsuz duygu durumlarının keşfinde size rehberlik yapacak ve bu kaygılarla nasıl baş edeceğinizi öğretecektir.

Ali Riza Malkoç

Hafızanın ve Mekanın İç İçe Geçtiği Bir Anlatı…

Tren Rayları
Tren Rayları

Ketebe’nin Pasaj serisinin dördüncü kitabı olan “Tren Rayları” kısa ama etkileyici bir anlatı. Geçmiş ve şimdi, girift belleklerin duygularında açığa çıkıyor. Bu metin bence ne tam bir söyleşi olabilir ne de bir gezi yazısı. Fotoğraflı ve şiirsel bir deneme denebilir belki. Kesin olan bir şey var ama. Okuruna, anılarla ve anımsamalarla örülmüş kesitli bir yolculuk vadediyor. Bu yolculuğun bol diyaloglu ve fotoğraflı olacağını belirtmekte fayda var.

Tren raylarından ormanlara, tarihten mimariye, geçmişten belleğe uzanan şiirsel bir dokunuş bu. Kings Cross garının etrafında örülmüş, kısa anlatıların birbirini kimi zaman tamamladığı, kimi zaman edebi bir yama işine döndüğü hüzünlü bir sohbet belki de.

O bölge ve yazarların deneyimleri belki de kültürlerini hiç tanımadığımdan başta benim için bir anlam ifade etmiyordu. Fakat bittiğinde tanıştığıma memnun olduğum duygu yüklü bir çalışma bence. O civarda anısı olan, oraları tanıyan insanlar için çok daha fazla şey ifade edecektir diye düşünüyorum.

Sade fakat etkileyici bir çevirisi var. Dilimize İrem Uzunhasanoğlu tarafından henüz kazandırılmış olsa da Tren Rayları dünyada ilk olarak 2011 yılında yayımlanmış. John Berger’in ölümünden tam altı yıl önce. Bu yolculukta Berger’e eşlik eden Kanadalı şair Anne Michaels ise şair olmanın verdiği avantajla metine şiirsel atmosferi dozunda ve tüm doğallığında yayıyor. Kitapta yer alan fotoğraflar ise Tereza Stehlíková’nın kadrajından.

Bu eserin ortaya çıkış hikâyesi de enteresan. Elimizdeki metin 2005 yılında hazırlanan “John Berger: İşte Buluştuğumuz Yer” adlı projenin bir ön çalışmasıymış. Kings Cross garının civarında çıkılan yürüyüşlerden doğan bu metin “Vanishing Points” adıyla sahnelenmiş. Berger ve Michaels bizzat sahne almış.

Son olarak; kitaptan tadımlık bir alıntı: “Hafızalarında trenleri yaşatan son jenerasyon biz olabiliriz.”

Mekan ve hafıza konularına deneysel bir yaklaşım getiren bu metni; trenleri, fotoğrafları ve samimi anlatıları seven herkese tavsiye ederim.

Melisa Parlak

Çizilen Yarı Distopik Bir Dünya…

Empedokles'in Dostları
Empedokles’in Dostları

Atlas Okyanusu kıyısında Antioche adasının iki sakini vardır: Biri çizer Alec, diğer yazar Ève. Yıllardır yalnızlıkları farklı olan bu iki kişiyi, her türlü iletişim kanallarının kesilmesi bir araya getirir. Neden kimse kimseyle iletişime geçemiyordu? Hemen felaket senaryoları yazılmaya başlanır. Alec ise endişelerini günlüğüne yazmaya başlar. Bizler de onun günlüğü sayesinde yaşanan olayları okuruz. Önce nükleer felaketten şüphelenilir. Kente belli sayıda füze fırlatmak isteyen kişilerin olduğu öğrenilir. Tüm dünyada iletişim kanallarının kapanması mantıklı değil. Bu güce sahip kim olabilirdi? Dünyanın en büyük güçleri birbirlerinden şüphelenmeye başlar. Derken, Demosthenes çıkagelir. ABD Başkanı ile görüşür. Kendilerine Empedokles’in Dostları derler. Kendilerini böyle isimlendirmelerinin sebebi ise Antik Yunan dönemine saygı duymalarından. Herhangi bir ulus veya devletin hizmetinde değiller. Amaçları dünya çapında felaketleri engellemek. Nükleer felakette onlardan biri.

Bu kitapta iki insanlık var: Biri görünür, diğeri yeraltında. O görünür olan büyük uygarlıklar bir anda çağdışı kalır. Değerler sıralamaları altüst olur. Çünkü hastalığa ve ölüme müdahale edebilen, tüm dünyada iletişim kanallarını kontrol edebilen teknolojiye sahip Empedokles’in Dostları çıkagelmiştir. Tabi yöneticiler bu kadar büyük güce sahip olan bir grubun tanrılaşma tehlikesinden korkarlar. O güçlü uygarlıkların olduğu dünya masası devrilir. Yöneticilerin güçlerinin gittiğini, halkın endişesinin arttığını, kendini gelişmiş gören uygarlıkların çağ dışı kaldığını görürüz. Peki, nasıl bu kadar güçlü hale geldi bir anda ortaya çıkan Empedokles’in Dostları? İnsanlığın kaygılarına takılmadan ilerlediler. İnsanı değil ölümü düşman bildiler ve ona karşı savaştılar. Okurken ölüme müdahale etmeleri bana başka bir kitabı hatırlattı. Saramago’nun ‘Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’ kitabında ölüm bir anda ortadan kalkar ve yöneticiler ne yapacağını şaşırır. Bakımevlerinden sigortalara, maaşlara varıncaya kadar yaşlılara ne yapılacaktı? Burada da aynı sorun gündeme gelir. Tüm insanlığın elinden ölümü alırsanız neler yaşanır? İşte dünyaya yayılan bu tehlikenin farkında olan, iyilik için insanların arasına kaynaşan Empedokles’in Dostları, felaketi engelledikten sonra gitmeli mi kalmalı mı?

Özetle yazar, elinde nükleer gücü bulunan devletlerin tehlikesini bizlere yansıtıyor. Yeri geldiğinde toplumsal felaketleri örtbas etmek için yöneticilerin yaptıklarını göstererek eleştirisini de yapıyor. Çoğumuzun tarihsel romanlarıyla tanıdığı Maalouf, bu sefer geleceğe yönelik yarı distopik bir dünya çiziyor. Kitaba Empedokles’in fikirlerinin kaynaklık etmesi de insanı araştırmaya sevk ediyor. Bu sebeple kısa ve akıcı olan bu kitaba şans verin derim.

Burcu Keskin

Bir Keşif Yolculuğu…

Pierre Loti
Pierre Loti

Richard M. Berrong’un kaleminden çıkan bu muazzam eser, okurlara unutulmaz bir keşif vadeden bir kitap olarak öne çıkıyor. Louis Marie Julien Viaud, bilinen adıyla Pierre Loti’nin (1850–1923) olağanüstü hayatına dair dokunaklı bir yolculuk sunan bu kitap, sadece egzotik seyahatlerin ötesine geçerek Loti’nin eşsiz ve sıradışı yaşam tarzını da mercek altına alıyor.

Berrong’un titiz anlatımıyla işlenen eser, Loti’nin macera dolu yaşamının derinliklerine iniyor. Egzotik coğrafyalardaki seyahatlerinden çok daha fazlasını sunan kitap, Loti’nin kişisel ve benzersiz hayat tarzını, ilginç tercihlerini ve renkli karakterini detaylı bir şekilde ele alıyor. Yazar, Loti’nin egzotizmin ötesindeki zengin iç dünyasını ve hayat felsefesini okuyucuya aktarıyor.

Pierre Loti’nin yaşamının bu çarpıcı portresi, sadece egzotik seyahatlerle değil, aynı zamanda onun içsel dünyasının derinlikleriyle de dolu. Loti’nin gözalıcı hikayelerini anlamak, Berrong’un ustaca kurguladığı bu eserle mümkün oluyor. Kitap, yazarın dikkat çekici üslubu ve zengin anlatımıyla Loti’nin yaşamına odaklanarak okuyucuyu etkileyici bir keşfe davet ediyor.

Bu eser, yazarın seyahat günceleri, otobiyografik eserleri ve romanları aracılığıyla, Pierre Loti’nin yaşamına derin bir dokunuş sunuyor. Kitap, Loti’nin hayatını sadece edebi eserlerinin ötesinde, kişisel ve duygusal boyutlarıyla ele alarak okuyucuya benzersiz bir perspektif sunuyor. Loti’nin metinlerinin öne çıkmasının temel sebeplerinden biri, yazarın yaşamındaki zengin renkliliğin ve çeşitliliğin, kaleminden dökülen kelimelere yansımasıdır.

Yazar, Loti’nin iç dünyasına dair derinlemesine bir keşfe çıkarak, onun duygusal karmaşıklıklarını ve kişisel deneyimlerini okuyucuya ulaştırıyor. Metinlerin güçlü ve etkileyici olmasının arkasındaki temel dinamik, Loti’nin hayatının karmaşıklığı ve çeşitliliğinin eserlerine olan organik yansımasıdır. Bu kitap, edebi eserlerinin ötesinde bir portre çizerek, yazarın yaşamının özündeki renkleri ve dokuları ortaya koymak suretiyle okuyucuyu büyülemeyi amaçlıyor.

Pierre Loti’nin hayatının farklı boyutları, bu eserde detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Yazar, Loti’nin kostüm balolarından duygusal ilişkilerine, dönemin sanatsal ve entelektüel çevresinden önemli figürlerle kurduğu dostluklara kadar geniş bir yelpazede gezinerek okuyucuya zengin bir portre sunmuştur. Loti’nin Monaco Prensesi Alice ve Romanya Kraliçesi Elisabeth gibi önemli kişilerle kurduğu yakın ilişkiler, yazarın titiz çalışmasıyla detaylandırılmış ve bu ilişkiler, Loti’nin yaşamındaki tartışmalı ve bazıları tarafından “aşırı” görülen yönleriyle birlikte incelenmiştir.

Kitap, Loti’nin sadece edebi eserleriyle değil, aynı zamanda sosyal ilişkileri ve çevresiyle olan etkileşimleriyle de ilgilenerek, yazarın hayatının çeşitliliğini ve karmaşıklığını vurgulamaktadır. Özellikle Monaco Prensesi Alice ve Romanya Kraliçesi Elisabeth gibi önemli figürlerle kurduğu dostluklar, Loti’nin sosyal çevresindeki etkileyici rolünü ortaya koyar. Bu yakın ilişkiler, yazarın yaşamının derinliklerine inerek, okuyucuya Loti’nin hayatındaki çeşitli yönleri anlama fırsatı sunar. Yazarın titizlikle işlediği bu detaylar, Loti’nin yaşamının karmaşıklığını ve renkliliğini daha yakından keşfetme imkanı sağlar.

Kitap, Pierre Loti’nin sadece edebi eserleriyle değil, aynı zamanda yaşamının da büyük bir ilgi çekiciliğine sahip bir şahsiyet olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Proust’un ilham aldığı, Henry James’in “olağanüstü bir dâhi” olarak nitelendirdiği Loti, sadece edebi dünyada değil, aynı zamanda geç dönem Osmanlı ve erken dönem Türkiye tarihinin kültürel dokusuna da önemli izler bırakmış bir figürdür.

Kitap, Loti’nin sıra dışı yaşamını detaylı bir şekilde ele alarak, onun edebi başarılarından ziyade, kişisel hayatının ve çevresindeki etkileşimlerin nasıl bir öneme sahip olduğunu gösteriyor. Proust’un örnek aldığı ve Henry James’in takdir ettiği Loti, sadece edebiyat dünyasında değil, aynı zamanda döneminin kültürel ve tarihi bağlamında da derin etkiler bırakmış bir aydındır. Loti’nin yaşamı, sadece yazdığı kitaplarla değil, aynı zamanda toplumsal ve tarihsel katkılarıyla da dikkat çeken bir portre sunar. Kitap, okuyucuya Loti’nin yaşamındaki bu çeşitlilik ve derinlikle ilgili kapsamlı bir anlayış sunarak, yazarın sadece bir romancıdan öte, kültürel bir ikon olduğunu ortaya koymaktadır.

Richard M. Berrong’un yazım üslubu, sadece Pierre Loti’nin yaşamını değil, aynı zamanda kaleme aldığı eserlerini keşfetmeye teşvik eden bir nitelik taşıyor. Bu kitap, okuyucuya keyifli bir okuma deneyimi sunarak Loti’nin genellikle göz ardı edilen eserlerini gün yüzüne çıkarmak amacı güdüyor. Eser, Loti’nin geniş eser koleksiyonunu dikkat çekici bir şekilde sergileyerek, yeni okurları cezbetmeye yönelik bir çaba ortaya koyuyor.

Berrong’un ustalıklı anlatımı, okuyucuyu Loti’nin eserlerinin iç dünyasına çekiyor ve onun yazdığı metinlere duyulan ilgiyi artırıyor. Kitap, Loti’nin yaşamöyküsünü zamansız bir çekicilikle sunarak, onunla aynı dönemde yaşamış veya eserlerinden ilham almış her okur için vazgeçilmez bir kaynak haline geliyor. Berrong’un eseri, Loti’nin edebi mirasını daha geniş bir kitleye ulaştırmayı amaçlayarak, yazarın önemini ve etkisini yeni nesillere taşıma amacını güçlü bir şekilde yansıtıyor.

Pierre Loti, hayatı boyunca birçok kez İstanbul’u ziyaret etmiş ve bu etkileyici şehre ilk adımını 1876 yılında, bir Fransız gemisiyle görevli subay olarak atmış olduğu bilinmektedir. Loti, Osmanlı yaşam biçiminden derinlemesine etkilenmiş ve bu etkileşimi bir dizi eserinde izleyicilere aktarmıştır. İstanbul’a ilk ziyaretinde karşılaştığı bir kadın, Loti’nin ünlü eserlerinden olan “Aziyadé” adlı romana ilham kaynağı olmuştur. Loti’nin İstanbul’a dair yaşadığı deneyimler, onun için sadece gezi değil, aynı zamanda duygusal bir bağ kurduğu bir şehir anlamına gelmiştir. Bu bağlamda, Loti’nin İstanbul’da geçirdiği zamanlarda Eyüp Sultan’da yaşaması, şehre duyduğu hayranlığın somut bir ifadesidir. Kendisini Türk dostu olarak tanımlayan Loti, bu duygularını sadece sözlü ifadelerle değil, aynı zamanda yazılarına da ustaca yansıtmıştır. İstanbul’un mistik atmosferi ve zengin kültürel dokusu, Loti’nin eserlerinde unutulmaz bir şekilde can bulmuş ve onun yaşamıyla iç içe geçmiştir.

1913 yılında yazdığı “La Turquie Agonisante” (Can Çekişen Türkiye) kitabıyla Batı politikalarını eleştiren Loti, aynı yıl Türkiye’ye devlet konuğu olarak geldiğinde Tophane Rıhtımı’nda büyük bir törenle karşılanmış ve Sultan Reşat tarafından sarayda ağırlanmıştır. Loti, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Anadolu’nun işgali sırasında Türkleri savunarak dikkat çekmiştir. Millî Mücadele döneminde Türk direnişine destek vermesi ve işgalci Fransa’ya yönelik sert eleştirileri nedeniyle Türk halkının sempatisini kazanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 4 Ekim 1921’de Loti’ye teşekkürlerini ifade eden bir mektup göndermiştir. 1920 yılında “İstanbul Şehri Fahri Hemşehrisi” olarak kabul edilen Loti adına bir cemiyet kurulmuş, İstanbul’da bir caddeye “Pierre Loti Caddesi” ve Eyüp’te bir kahvehaneye “Pierre Loti Kahvesi” adı verilmiştir. Ayrıca, günümüzde Loti’nin adını taşıyan bir tepe olan Pierre Loti Tepesi’ne ulaşmak için inşa edilen Eyüp – Pierre Loti Teleferik Hattı da bu anlamda adını yaşatmaktadır. İstanbul-Beyoğlu’nda 1942 yılında kurulan Pierre Loti Fransız Lisesi de onun adını taşımaktadır.

Ancak, tüm bu olumlu etkileşimlere rağmen Loti’nin, Türk aydınlarını ikiye bölmüş olduğu da unutulmamalıdır. Bazıları Loti’yi gerçek bir Türk dostu olarak görürken, diğerleri onun aslında Osmanlı’nın zayıf ve geri kalmış halini acıyarak sevdiğini iddia etmişlerdir. Nâzım Hikmet’in 1925 yılında yazdığı “Şarlatan Piyer Loti” şiirinde, bu ikilem dile getirilmiştir.

Hazal Bihter Boylu

Edebiyatta Boğaz Esintileri

Dünyanın birçok yerinde mehtap güzel ve farklı görünür. Ancak mehtaba yaşama üslubu veren, ona bir “ay ışığı musikisi” konduran Boğaziçi’dir. Balık farklı sularda avlanabilir. Gelin görün ki, avın seremoniye dönüşmesi yalnızca Boğaziçi’nde karşımıza çıkar. Lüferin Marmara’ya uğradığını herkes aynı gün öğrenir mesela. Her şehrin mesire yerlerinde seyre çıkılır da sadece İstanbul’da kent sakinleri önceden sözleşmiş gibi aynı vakitlerde aynı mekânlarda rastlaşır. Nitekim pek az coğrafyaya orası gibi hususi bir hayat tarzı nasip olduğundan, ‘Boğaziçi medeniyeti’ adını alır. Ona mahsus kanun ve nizamnameler de beş yüz yıllık bu medeniyetin varlığının delilidir.

Denizin bu inci gerdanlığı, edebiyatta da ifadesini bulur. Divan Edebiyatı’nda beyitlere sızar, halk edebiyatındaysa masalların büyülü dünyasında bize göz kırpar. Ancak en çok roman ve hikâyelerde onun esintilerine rastlanır. Zaten burada insanların fark etmeden bir medeniyet kurduğu fikri Edebiyatçı Abdülhak Şinasi Hisar’a aittir. O, eserlerinde öne sürdüğü delillerle bu fikri kanıtlar. Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Rauf, Refik Halit Karay, Ruşen Eşref Ünaydın, Münevver Ayaşlı da Boğaziçi’nde hayatın kuruluşunu uzunca anlatır. Onların bu konuyu ele alan eserlerinin her biri ayrı ayrı çalışmalara konu olacak hacimde hiç şüphesiz. Biz de sizler için edebiyatta bir Boğaz turuna çıkmak istedik. Beykoz’dan Göksu’ya, Tarabya’dan Rumelihisarı’na İstanbul’un en güzel semtlerini edebiyatta seyreyledik.  

Beykoz’da “Eylül” Üsküdar’da “Huzur”

Edebiyat, konusu hayattan alır kuşkusuz. Ana teması duygularıyla, hayatıyla insandır. Ancak insan mekândan ayrı düşünülemediğinden, edebiyata konu olan kahramanların yaşadıkları yerler de oldukça mühimdir. Hatta bazı roman, şiir ve öyküler doğrudan anlatılan yerin adını alır. Bazılarındaysa kahramanla birlikte bir semtin sokaklarını arşınlarız. Onun dünyası üzerinden yeniden yaşadığımız şehri tanırız bazen de. O cami, çeşme ya da sokakta orayı mesken tutan kahraman düşer aklımıza bu sebeple.

Yeni Türk edebiyatında İstanbul’un izini sürmemiz çok daha kolay. Zira hepimizin zevkle okuduğu roman ve hikâyelerin birçoğunda kahramanların yüreğine İstanbul’un dalgaları vurur. Kimi kitaplardaysa bir muhitin sakinleri, delileri, yabancı ve dilencileri bir aradadır. Anlatılan şehir manzaraları o kadar farklıdır ki, birkaç İstanbul olduğunu bile düşünebiliriz bazen. Böylece her eserde yeniden kurulan bir şehirle karşılaşırız.

Eylül
Eylül

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanıyla başlıyor Boğaz yolculuğumuz. Hepimizin severek okuduğu eser, İstanbul’un kıyılarında gezinir. Ancak mehtabıyla, cami ve yalılarıyla Üsküdar’dır yazarın bizlere en çok anlattığı. Mehmet Rauf’un ‘Eylül’üne baktığımızda ise Beykoz’da soluklanırız. Rauf’un romanında tabiat tasvirinin edebiyattaki yeri doruk noktasına ulaşır. Suad’ı, Beykoz Çayırı’nda düşünceli bir halde denize bakarken görürüz sık sık. Zaten Suad, Beykoz’u izlerken kendi sonbaharını dökülen yapraklarda görür.  Recaizade Mahmut Ekrem’in başyapıtı “Araba Sevdası”ndaysa Göksu ve Küçüksu hayal dünyamızın seyrine sunulur. Bu romanların belki de en büyük ortak yönü hemen hepsinin bir dehlizli yalıda geçmesidir. Yalı sakinleri, çoğunlukla pencerelerinden eşsiz Boğaz’ı izlemenin hazzını yaşar, kimileri de lodostan şikayet eder.

Araba Sevdası
Araba Sevdası

Yolcuğumuz bu kadar kısa değil elbette. Boğaziçi’ni gezip Kanlıca’yı görmemek olur mu hiç? Bu defa bizi oraya ulaştıran Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Nur Baba”sı. Evliya Çelebi’nin dahi yoğurdunu övdüğü şirin Kanlıca’da soluklanınca sıra Sarıyer’e geliyor. Yemyeşil tepeler, kavaklar ve masmavi gökyüzü… Bizi buraya ulaştıran Refik Halit Karay’ın “İstanbul” isimli hikâyesi. Sarıyer’in o yıllardaki en güzel mekân tasvirini bu eserde okuyoruz. Nabizade Nazım’ın “Hâlâ Güzel” eseriyle de bir sonraki durağımız Bentler oluyor. Bebek, Çubuklu, Çırağan, Baltalimanı ve Beşiktaş’ı ise Salah Birsel ile gezinip kitaplarla Boğaziçi yolcuğumuzu noktalayabiliriz. 

“Çiniden Solmayacak Bahçeler Açmış”

Şiirler / Orhan Veli
Şiirler / Orhan Veli

İstanbul kıyılarının en güzel mihmandarları şüphesiz camilerdir. Neredeyse her semti simgeleyen mabetler hem gönüllere kapılarını açar hem de oraya yolu düşene mütevazı bir selam verir. Denizden gelen iyot kokusu lodosun ılık esintisiyle yüzlere çarpar bu avlularda. Her namaz vakti, eller semaya açıldığında kulaklara çalınan vapur düdüğü ve martı sesleri cemaatin manevî dünyasına ayrı bir renk katar. Bundan olsa gerek edebiyatçıların yolu da sık sık Boğaziçi’nde camilere düşer. Yeni Türk edebiyatında Boğaziçi anlatılırken uhrevî âlemlere davet eden bu güzide mekânlar karşımıza çıkar. Esasen selâtin camilerinin hayatımızdaki yeri gibidir kitaplardaki betimlemeleri. Örneğin Abdülhak Şinasi Hisar, camilerin edebiyattaki yerini teselli, rahmet ve şefkatle açıklarken, Yahya Kemal Beyatlı “çiniden solmayacak bahçeler” olarak tanımlar. Beyatlı ve Tanpınar en çok da Üsküdar’ın mabetlerini anlatır durur. Padişahlar da anne ve eşleri adına yaptırdıkları mescitler için bu muhiti seçer. Bu güzel ayrıntıyı Tanpınar, “Huzur”da şöyle anlatır: “Garip bir tesadüfle Üsküdar’ın bu dört büyük camii aşka, güzelliğe yahut hiç olmazsa annelik duygusuna ithaf edilmişti.”

Camilerin yazarların dünyasında farklı bir yeri olduğu muhakkak. Ancak edebiyatta Boğaziçi anlatılırken yalılar, çeşmeler, meydanlar, sokaklar ve duraklar da hafızalarımıza nakşedilir. Okuduklarımızla zihnimizde yeniden kurulur bu güzide şehir. Ne zaman içimizi burkan bir manzara çıksa karşımıza ona tezat bir mekân tasviri gelir aklımıza. Edebiyatın yaşattığı İstanbul, nostaljiden fazlasını sunar bizlere her daim.

Edebiyatın Baba Evi İstanbul

Gençler için Safahat’tan Seçmeler
Gençler için Safahat’tan Seçmeler

Boğaziçi yalnızca kitaplara ve şiirlere konu olmakla kalmaz. Bununla birlikte edebiyatçıların birçoğunun doğup büyüdüğü semt de Boğaz’dadır: Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Fatih’in Sarıgüzel mevkiinde dünyaya gelir. Necip Fazıl Kısakürek, Çemberlitaş’ta bir ahşap evde dünyaya gözlerini açar ve çocukluğu bu çevrede geçer. Recaizade Mahmut Ekrem, İstinye’de ömür sürer. Yazara kaybettiği oğlu Nijat’ı hatılatan semt de burasıdır. Abdülhak Hamid Tarhan, Bebek’te pembe bir yalıda dünyaya gelir.  Halide Edip Adıvar, ‘Türk’ün Ateşle İmtihanı’nda Beşiktaş’ta geçen günlerinden söz eder. Ziya Osman Saba, Boğaziçi’nin birçok semtinde şiir yazar. Faruk Nafız Çamlıbel, Orhan Veli Kanık ve Ziya Osman Saba kendilerini “İstanbullu” olarak tanımlar.

Süheyla Sancar

Kaynak: Murat Koç, “Yeni Türk Edebiyatında Boğaziçi ve Boğaziçi Medeniyeti” Eren Yayıncılık, 2005, İstanbul.

“Sahilde Kafka”: Heyecanlı Bir Serüven…

Sahilde Kafka
Sahilde Kafka

1949’da Japonya’nın Kyoto şehrinde doğan Haruki Murakami’nin babası Budist bir din adamı, annesi ise bir tüccarın kızıdır. Gençliğini Kobe’de geçiren Murakami, üniversiteyi Tokyo’da Vaseda Üniversitesi’nden drama eğitimi alarak tamamladı. Eşiyle birlikte bir süre caz bar işleten yazarın kitaplarında, kahramanları vasıtasıyla okuruna sunduğu klasik müziğin kaynağının nereden geldiği de anlaşılabiliyor.

Bir beyzbol maçı izlerken roman yazmaya karar verdiğini söyleyen Murakami, Batı edebiyatıyla yakından ilgilenmiş; sürrealizm, postmodernizm, realizm, büyülü gerçekçilik, bildungsroman, pikaresk roman tarzlarında yazdığı romanlarla Japonya’da birçok ödülün sahibi olmuş. Birçok dile çevrilen kitaplarıyla popüler yazarlar arasına girmiş. Yine yazdığı bir romanı senaryolaştırarak beyaz perdeye aktarmış.

Sahilde Kafka, birçok okurun hızlıca okuyup bitirdiği, ancak sonunda biraz hüsran yaşadığı bir roman. Evet, ben de seri bir şekilde okuyup bitirdim, ancak sonunun hüsran olduğunu söyleyemem. Temelde insanın var oluş mücadelesi içinde birçok badireler atlattıktan sonra bazen başladığı noktaya geri dönüşünü ama bu dönüşünde farklı, olgunlaşmış bir benlik algısıyla dönüşünü bir kurgu eşliğinde işlemiş yazar. Başkahramanın evden kaçışı ve sonunda tekrar eve dönüşü; işte bu yolculuğun anlatısı.

Romanda pek çok kahraman var, ancak 15 yaşındaki Kafka Tamura başkahramanımız. Diğer önemli kahramanlar Nakata, Hoşino, Oşima ve Saeki Hanım ve bir de Karga –Çekçede Kafka, karga demek- adlı delikanlı (Hayali biri de olabilir; Kafka’nın üstbenliği de olabilir.) Hepsinin arka planında hayata aykırı düşmüş yönleri var. 15 yaş itibariyle babası tarafından lanetlenmiş olan Kafka’nın bu lanetiyle yazar, bizi Freud’un da Oedipus Kompleksi (Karmaşası) diye adlandırdığı Kral Oedipus’un mitolojik anlatısına götürüyor. Bu nedenle “Sahilde Kafka”yı okumayı düşünenlere, okumadan önce Sophokles’in “Kral Oedipus”unu okumalarını tavsiye ediyorum.

Kafka Tamura, birçok yönden doğal kabul edilmeyen olaylarla çevreleniyor. Bu noktada insanın kafası karışıyor, sahip olduğu genel ahlak kaideleri çerçevesinde okuduklarıyla çelişkiler yaşıyor. Romanda ensest ilişki, eşcinsellik, cinsellik fazla vurgulanarak normal ile normal olmayan, hayal ile gerçek arasına sıkıştırılmış durumda.

Kitapta Rus yazar Anton Çehov’dan bir alıntı var: “Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa sonunda mutlaka patlaması gerekir.” Oysa kitapta birçok soru işareti bırakmış yazar. Bu yönüyle de eleştirebilirim. Mesela, Nakata’nın çocukluğunda başına gelen olayın nedeni belirtilmemiş. Sonradan da anlaşılabilir cinsten değil. Hiçbir şekilde çıkarım yapamıyorsunuz, muamma olarak kalıyor. Böylesi patlamamış tabancaları görüyorsunuz romanda. Yazarın kullandığı metaforlar daha doğrusu metafor yağmuru diyelim, büyülü gerçekçiliğin ya da fantastik gerçekçiliğin sonucu demek biraz hafif olur. Roman boyunca peşinizi bırakmıyorlar. Farklı âlemler, rüyalar, giriş taşı, âlemler arası yolculuk, iyiler ve kötüler, arafta kalanlar vs. bitmiyor, sonu gelmiyor. Büyülü gerçekçilikte yazar, bir metafor kullandığında bunu okura ne için kullandığını sezdirir; ancak, Murakami’de bu yönden bir nebze cimrilik var diyebilirim. Bir anlamda el yordamıyla anlamaya ve kavramaya, zihninizde bir yerlere oturtmaya çalışıyorsunuz.

Diğer yönden Nakata ve Hoşino’nun yolculuğu ya da yoldaşlığı beni gerçekten etkiledi. Nakata’nın nezaketi ve saflığı, yıllarca her türlü sorumluluktan kaçan Hoşino’yu değiştirip dönüştürüyor. Onun hayatına bir anlam katıyor. İkisinin arkadaşlığı, insanın içini ısıtıyor.

Kedileri çok sevdiğini söyleyen yazar, romanlarında kedileri de kullanıyor. Bu romanda da kedilere yer vermiş Murakami. Başlangıçta kedilerle konuşabilen Nakata’nın bu özelliği, sonrasında Hoşino’ya da geçiyor.

Yazarın müzik sevdasını “Sahilde Kafka” romanında da görüyoruz. Kahramanları vasıtasıyla bize bu romanda özellikle klasik müzik bilgisi ve konseri vermeden geçmiyor.

Yazar, kitapta farklı anlatıcılara yer vermiş. Bazen kahraman anlatıcı, bazen gözlemci bazen de ilahi anlatıcı sözü alıyor. Bu anlamda ustalıklı bir üslup oluşturmuş. Kahramanları birçok açıdan izleyebiliyorsunuz. Sizi okurken fazla yormayan, sade bir dil akışı ve cümle yapısı kullanmış. Böylelikle akıcılığı sağlamış.

Eğer Haruki Murakami’den bir kitap okumadıysanız (bence 18 yaşını da aşmışsanız) bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Tabii yazarın üslubu gereği sonunda bazı soru işaretleri kalacağını göze alıyorsanız, heyecanlı bir serüven sizi bekliyor olacak.

Sevinç Karagöz