Dünya Genişledikçe Yalnızlığı Büyüyen Kalender

Sular Üstünde Gökler Altında
Sular Üstünde Gökler Altında

Butimar’ı okuduktan sonra mutlaka yazarın başka bir eserini daha okumalıyım, dedim. Ve ikinci kitabım ‘Sular Üstünde Gökler Altında’ oldu.

Yolumuz 15. yüzyılda İstanbul’dan İspanya’ya, oradan Güney Amerika’ya çıkar. Kahramanımız, denizleri görmüş İsa Efendi’nin oğlu Yunus Kalender. Aşkına ulaşamayan bu müslüman kâşifin yolu ise hepimizin tanıdığı Kristof Kolomb’a çıkar. Aslında hikaye tanıdıktır. Kolomb yapmak istediği keşifleri devrin liderlerine anlatır. Ancak, Osmanlı hükümdarları dahil hiçbir yöneticiyi hayalleriyle etkileyemez. Ta ki Katolik hükümdarları Kastilyalı İsabella ve Aragonlu Ferdinand’ı üç gemi vermeye ikna edinceye kadar. Aldığı gemilerle Hindistan’a ulaşmanın hayalini kuran Kolomb, 12 Ekim 1492’de Amerika’yı keşfeder ve kızılca kıyamet kopar.

Derine inecek olursak yazar, 15. yüzyılın atmosferini verebilmek için gemi tayfasını ve korsanları özenle işlemiş. Gemicilik, haritacılık anlatılıp devrin önemli isimleri eserleri ile birlikte verilmiştir. Şehirlere, sokaklara, şarkılara ve şiirlere de yer ayırmayı unutmamış.

Kitabı bitirdikten sonra Kristof Kolomb’u biraz daha araştırdım. Tarihe baktığımda yazarın, her bölüm başında belirttiği tarihler gerçekte de Kolomb’un hayatındaki önemli tarihlerdir. Yazarın, kitapta kullandığı keşif gemilerinin isimleri Pinta, Nina ve Santa Maria ise yine Kolomb’un kullandığı gemilerin isimleri olduğunu belirtelim.

Benim için en etkileyici kısım kitabın sonlarına doğru oldu. Keşfin sonuçlarının dini, siyasi ve toplumsal yönleriyle işlenmiş olduğunu görüyoruz. Ne yazık ki, en acıklı mesele sömürgecilik. Bu sebeple Kolomb’un hizmeti İspanya Krallığına mı, ilime mi yoksa Katolik âlemine miydi sorgulamadan edemiyoruz. Bakir toprakları Katolik yapmakta kararlı Kanlı Domingo’nun saçtığı dehşet ise din adamlarının faaliyetleri konusunda hepimizi düşündürecek cinstendi. Doğu batı ikilemine gelecek olursak, bu durumu İsa Efendi ve Kolomb’da analiz edebiliriz. Kalender’in Hıristiyanlar arasında zorlanması bu iki farklılıktan doğuyor.

Okuduğum kitapların bana başka kitapların kapısını aralamasını severim. Araştırma yaparken Kolomb’un notlarının ve mektuplarının yer aldığı eseri ‘Seyir Defterleri’ kitabını öğrendim. Masalların içinde kaybolmaya ihtiyacım var diyorsanız; bu iki kitap sizlere de güzel kapılar açabilir.

Burcu Keskin

Yahudi Tarihine Farklı Bir Yorum

Yahudi Tarihi
Yahudi Tarihi

Yahudiler, tarih boyunca hemen her coğrafyada var olmuş, insanlığı etkileyen birçok gelişmede rol almış etkili bir millet. Hal böyle olunca insanlık tarihinden bahis açıldığında Yahudilere dair fazlasıyla detay olduğu ortada.

Bugüne kadar haklarında çok sayıda tarih kitabı yazıldı. Yazılmaya da devam ediyor. Mahmut Nana’nın “Yahudi Tarihi” eseri de bunlardan biri. Nana’nın ayırıcı vasfı, Arap asıllı bir yazar olması. Konu üzerine yazılmış popüler birçok kitabın bizzat Yahudi ya da Hristiyan asıllı kişiler tarafından yazılmasına alışığız. Arap bir yazarın kaleminden Yahudi Tarihi okumak, bu manada bir farklılık oluşturuyor.

Konu, üç semavi dinin de sahiplendiği paydalar içerdiği için fazlaca tartışmalı alt başlıklar barındırıyor. Dolayısıyla her yazar, ister istemez kendi yetiştiği topluma, inancına ve aldığı değerlere göre sübjektif nitelikler taşıyan eserler ortaya çıkarıyor. Yazar Nana da bu değerlendirme kapsamında. Çeviriyi yapan Ahsen Batur, bunu açıkça ifade ediyor: “Kitabın yazarının Arap olması hasebiyle yer yer aşırı hissi davrandığı zamanlar olmuştur.” Bu sübjektif bakış açısına, konuyu inceleyen başka yazarlarda da rastlanmaktadır. Mesela, yine aynı isimle eser veren Paul Johnson da eserini sunarken “Bu eser, Yahudi tarihinin benim tarafımdan yorumudur. İfade edilen düşünceler ve (varsa) olası yanlışlıklar bana aittir.” şerhini düşmektedir.

“Tarihte Filistin adını ilk kullanan yazar, tarihin babası sayılan Herodot’dur. Herodot, bu ülkeye Syria paleatina adını vermiştir. Ayrıca Aşağı Suriye (Lower Syria) adıyla da biliniyordu. Tevrat’ın ‘Çıkış’ kitabında da Musa’nın Filistin adını kullandığı biliniyor” (s. 15) Nana, 600 sayfalık eserine bu satırlarla, coğrafi olarak Filistin ve civarının tarihini anlatarak başlıyor.

Sonra o bölgelerdeki (Mısır ve Sümer gibi ülkelerin) eski inanışları işleniyor. İbranilerin ortaya çıkışı hakkında oldukça detaylı bilgiler verilmiş. Bunu takiben de soy olarak Tarah, Abram ve İshak gibi atalara ilişkin bilgiler haricinde Yakub, Yusuf, Musa, Davud, Süleyman başlıkları yer alıyor.

Yazar, Filistin ve civarındaki Yahudileri anlatmakla yetinmeyip dünyanın değişik coğrafyalarındaki, mesela Roma İmparatorluğu, Asya, Afrika bölgelerindeki Yahudileri de unutmamış. İslam’ın gelişiyle beraber Müslümanlarla ilişkiler konusu, bizlerin tarih derslerinden bildiğimiz, özellikle Medine dönemi hadiselerinden başlıyor, son olarak Endülüs’te kurulan İslam devleti dönemi dahil uzun yılların gelişmeleri verilerek kitap nihayete eriyor. (Endülüs sonrasından günümüze kadar olan kısım için başka kaynakları taramanız gerekecek.)

Kitapta farklı bölümlerde, işlenen konuyla ilgili bizzat Yahudi kaynaklarına da yer verilmesi okur için önemli olsa gerek. Örneğin, Endülüs dönemi hakkında Nesim Rigvan’ın bir tespiti olduğu gibi aktarılmış: “Ortaçağlar, Yahudi-Müslüman Arap buluşmasının en yoğun ve faydalı olduğu dönemlerdi. Mesela nesillerdir İspanya’da yaşayan Yahudiler daha önceki bazı Hristiyan krallarının elinden çok zulüm ve kötülükler görmüşlerdi. Müslümanlar bu ülkeye gelince Yahudileri maruz kaldıkları zulümden kurtarmakla kalmadılar, aynı zamanda zenginlik ve derinlik yönünden Yahudilerin hiçbir ülke ve çağda ulaşmadıkları kültür seviyesini yakalamaya teşvik ettiler… Yahudiler, tarihte daha önce bir benzerini yakalayamadıkları bu ortam sayesinde -tıpkı Babil Yahudileri gibi- büyük projeleri, önemli çalışmaları gerçekleştirme imkânı yakaladılar.” (s. 580)

Kitabın genelinde, Tevrat gibi Yahudi kaynaklarına ve bunların aksi yönündeki başkaca birçok kaynağa atıf yapılarak bütünün oluşturulması, eserin değerini arttırıyor. Bu çalışma, konunun meraklıları için ve bilhassa karşılaştırmalı olarak okuma yapmayı sevenler için oldukça fazla detay içeriyor. Konuya hâkim olmayanlar içinse bu okumanın, iyi bir zihin egzersizi olacağı muhakkak.

Zübeyr Yıldırım

Mücadelelerine, yaralarına ve zorluklarına rağmen yoluna devam edenlere armağan edilen bir Melody…

İçimdeki Müzik
İçimdeki Müzik

Kahramanımız Melody, harika bir mizah anlayışına sahip, basiretli, şefkatli, cesur ve güzel düşünen on bir yaşında bir kız. Zihni düşüncelerle dolu. Her günün her detayını mucizevi şekilde yakalayıp saklayan bir fotografik hafızaya sahip olan bu kızın, ne yazık ki düşüncelerini seslendirecek bir sesi yok. Fakat daha fazlası var.

Melody, serebral palsi ile doğmuş, beşinci sınıfa giden bir kızdır. Ancak düşünebiliyor ve bunu hiç kimsenin yapmadığı gibi yapıyor. Onun suskun, çoğunlukla etkisiz vücudunun içinde, kavramları ve gerçek bilgileri dehadan başka bir tanım yapılamayacak bir düzeyde kavrayan yüksek bir zihin sıkışıp kalmış. Melody, onu gerçekten tanıma şansı bulamayan birçok gözlemci için çaresiz görünebilir, ancak öğrendiği şeyler için zihinsel kapasite ve halihazırda öğretilenlerin akılda tutulması açısından ölçülürse, o zaman neredeyse tanıdığı herkesi gölgede bırakırdı. Hiç abartmadan, Melody’nin bir mucize olduğunu söyleyebilirim. Melody küçükken ona yan komşusu Violet bakar. Melody’ye yerdeyken nasıl dönebileceğini öğretir. Melody biraz büyüdüğünde ise Violet ona, birisi onu bağlamayı unutursa tekerlekli sandalyesinden nasıl doğru bir şekilde düşeceğini öğretir ve böylece kafasına çarpmadan düşebilir. Özellikle bu ilişki çok etkileyiciydi.

Kitaptaki diğer karakterlerin Melody’yi iletişim kuramadığı için aptal olarak nitelendirdiğini okumak bir okuyucu olarak zordu ve bir anne olarak daha da zordu. Melody’nin düşünce ve fikirleri iletebilmesi çok daha fazlasını gerektiriyor ve kitap boyunca çoğu karakterin Melody’nin niyetini tam olarak anlamadıklarında hayal kırıklığına uğradığını görüyoruz. En basit istekleri iletmek için, o hüsrana uğradıkça ben de hüsrana uğradığımı fark ettim. Melody, iletişim panosunu yükseltme fırsatı bulduğunda bile hâlâ sınırlamalar yaşıyordu. Ama Melody asla pes etmiyordu. Cesareti kırılıyor, sinirleniyor ama buna rağmen zorluklar karşısında gösterdiği azim ve gururun da takdire şayan bir şekilde katlandığını görüyoruz.

Okumaya başladığınızda konu ağır ve hassas olduğu için kayıtsızca okumak çok zor. Aynı zamanda yazar o kadar samimi ve detaylara duyarlı ki, her kelime aktarmak istediği duyguyu tamamıyla karşılıyor. Kitabın orta kısmı biraz sıkıcı ilerliyor ama finali o kadar etkileyici ki umutsuzluktan gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz, güçsüzlükten titremekten kendinizi alamıyorsunuz. Bazen bilmeden takındığımız bencilliğimiz ve sığlığımız hakkında bir kitap olduğunu düşündürdü. Keşke olduğundan daha çok bilinse ve özellikle okullarda zorunlu okuma kitabı olarak belirlense.

Bu incelikle yazılmış kitaplar, orta sınıf romanların sahip olduğu derinliği ve okurlarına empati aşılarken ki zorlu meseleleri çözme yeteneklerini kamçılıyor. Ayrıca kendi önyargılarımızı kontrol etme ve birisini normal kabul ettiğimiz gibi hareket edemediği veya iletişim kuramadığı için yeteneklerine göre nasıl erken yargıladığımızın farkına varmamızı sağlıyor. Bazı bakımlardan üzücü bir farkındalık ama bu kitabın kendi kişisel davranışlar ve bunların nasıl şekillendirilmeleri gerektiğinin farkına varılması üzerine dahice yazılan bir referans olarak görüyorum.

Bizden farklı olan insanlara sempati duyuyor, onlara üzüntü ve kederle yaklaşıyor, çoğu zaman da kendimizi şanslı görüyoruz. Ama özel olan insanların ve yakınlarının beklediği şey sempati değil empatidir. Bu iki kelime arasındaki anlamlı çizginin altını çizmek çok önemli. Bu çizgi unutulmasın diye bu özel duyguyu anlamlı kılarak ifade eden ve bunu tüm insanlığa adayarak ölümsüzleştiren yazar Sharon Draper’a sonsuz sevgilerle…

Fulya Yılmaz

2023 yılında Rusya’da çok çalınan kitap gündem oldu!

Rusya’da en büyük kitapçı zincirlerinden Chitai-Gorod, 2023 yılında en çok çalınan kitabı açıkladı. İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından George Orwell’in en ünlü eserlerinden 1984, 2023 yılında Rusya’da en çok çalınan kitap oldu.

Rusya’nın en büyük kitapçı zincirlerinden Chitai-Gorod, distopik klasiğin bu sene mağazalarından tam olarak 460 defa çalındığını açıkladı. RBC’de yayımlanan açıklamaya göre 1984, zincirin bu yıl en çok sattığı 10 kitap arasında da yer aldı. Rusya’da Ukrayna’nın işgalinden sonra 1984’ün satışlarında artış olsa da, kitap 2010’dan bu yana Rusya’da çok satanlar arasında yer alıyor

Algılama Biçimleri, Yaşam Öyküleri ve Bunun Kişisel Sağlık Üzerindeki Tezahürü…

İnsan Neden Hasta Olur?
İnsan Neden Hasta Olur?

Kitapla ilgili yorumuma başlamadan önce kitabın dar bir okur kitlesine hitap ettiğini ifade etmeliyim. Hastalıkları, dahası insanın psikolojik bileşenlerinin organik/bedensel hastalıklar üzerindeki rollerini merak ediyorsanız; psikosomatik bozukluklara özel bir ilginiz varsa bu kitap sizi cezbedebilir. Aksi takdirde bu alana dair hususi bir ilginiz yoksa kitabın size vereceği şey: “organik hastalıkların oluşum süreçlerinde illa ki hastanın psikolojik arka planını da bir incelemeye tabi tutmalıdır” farkındalığından ibaret olacaktır. Zira eser çoğunlukla psikosomatik bozukluklara ilişkin yapılmış deneylerin, yazılmış vaka/kontrol çalışmalarının ve bunların yorumlamasının bir derlemesi niteliğinde. Kişilerin sağlık sorunlarını değerlendirirken temel bir algoritmik yaklaşım oluşturacak bir tasnifleme yok, çok dağınık bir anlatım ortaya çıkmış ancak doyurucu sayıda örnek var.

Okurken bu tarz bilimsel iddia taşıyan kitapların mühim bir handikapı çıkıyor karşımıza; verilen örneklerin çokluğu bir yerden sonra ortaya konulan iddiayı, diğer tüm nedenleri ihmal edecek kadar çok fazla önemsememize yol açıyor. Hastalıkları oluşturan nedenler arasında psiko-sosyal etmenler büyük rol oynuyor. Ancak günümüz tıbbında, özellikle de kendi ülkemizin adeta bir kaos içeren tababet ortamında bu etmenlere verebileceğimiz önemin çok sınırlı olduğunu, olmak zorunda olduğunu çünkü, bütünlüklü bir değerlendirme için ne vakit ne yeterli iş gücü olmadığını göz önünde bulundurmak gerek. Kitabın sistemi suçlarken sistemin en masum unsuru olan sağlık çalışanlarının kısıtlılıklarını ihmal ederek yargıda bulunduklarını hissettim.

Kitabın amacının zaten bir iddia ortaya koymak ve bunları kanıtlarıyla anlatmak olduğunu bilsek de, sistemin tüm açmazlarını kendi ortaya koyduğu tez ve farkındalıkla çözülebilirmiş ve her şey bundan ibaretmiş gibi göstermesi bir tababet mensubu olarak beni rahatsız etti. Günlük pratiğimizin öyleyse %90’ı çöp gibi bir durum ortaya çıkıyor. İddiasına fazla bağlı kalmış ve haddinden fazla inanmış bir eser olarak düşündüm.

Öte yandan şunu da itiraf etmeliyim ki; kitaptaki vakalar ve onların yaşam öykülerinin duygudurumlarıyla olan ilişkisi beni epey şaşırttı ve etkiledi; üstüne gidildiğinde, vakit ayırıldığında ve hastalar bir başka gözle yeniden ele alınmaya başlandığında bildiklerimizin ötesinde şeyler ortaya çıkabilir. Ancak maliyet/yarar analizi yapacak olursak. Her hasta için ayrılacak bu kadar vakit ve efor; sürekli yaşlanan ve bu nedenle hasta olan dünyayı düşündüğümüzde pek sürdürülebilir gözükmüyor.

Çeviriyi nitelikli buldum; tıbbi terimlere getirilen açıklamalar güzel; kaynakların kitabın sonunda verilmesi de sayfaları dipnota boğulmaktan kurtarmış. İlgilisi için epey tatmin edici bir çalışma olmuş.

Hüseyin Furkan Karamekik

Şizoid sanrılar içerisinde bir yazarın gölgesine yazdığı hikaye

Kör Baykuş
Kör Baykuş

Huzursuz bir ruhun, derin kaygılar ve korkular içeren kitabı. Sadık Hidayet, Modern İran Edebiyatı’nın huzur bulmamış ruhu ve bir intihar ile süslenmiş yaralı ve dertli çocuğu. Okuduğum ilk kitabı “Kör Baykuş”, yaralarla acı dolu bir kitap. Kitaplar zihinde değişik duygular bırakır, işte bu kitap da bende karanlık, küflü, korku dolu, nemli, hayal kırıklıkları olan, acılı, yaşama küskün, huzursuz ve melankolik duygular bıraktı.

“Ruhu cüzzam gibi yalnızlıkta yavaşça yiyip bitiren yaralar var hayatta”(s. 7) cümlesiyle başlayan bir kitap çiçekleri, güzellikleri anlatmayacaktır elbette.

Kaç kişi kendi karanlık dünyasını bu derece ifşa edebilir. Kimdir Kör Baykuş? Kendisi mi acaba? “Sadece gölgem için yazıyorum.”(s. 8) ifadesi kendi varlığını mı bu dünyada yadsıyordu. Kendisini kör baykuşa benzetip, “duvardaki gölgem aynı baykuş gibi olmuş, eğilmiş bir şekilde dikkatlice yazdıklarımı okuyordu. O muhakkak iyi anlıyordu. Sadece o anlayabilirdi.”(s. 77) söylemiyle yalnızlığını ve hayata yabancılığını mı anlatıyordu? İran’ın Kafka’sı, böcek değil ama “Baykuş” oluyordu.

Sembollerle dolu bir kitap; “parasını vermek için elimi cebime soktum. İki kıran, bir abbasiden fazla param yoktu. (s. 25)” diyerek neyi anlatmak istiyordu acaba. Kim bilir, belki de Hidayet bir şeylere dikkat çekmek istiyordu. Acaba yaşadığı bir aşk serüveninde iki defa intihar etmesi miydi anlatmak istediği. Kitabın her noktasında geçen “Mavi Nilüferler” neyi temsil ediyordu? Yeniden doğuş muydu anlatmak istediği? Yoksa karanlık dünyasının tek güzelliği miydi?

Kitabı okurken geçmiş, gelecek, şimdi, rüya ve gerçek hepsi birbiri içinde. Anlatılanlar gerçek miydi yoksa afyonun etkisinde şizoid yansımalar mı?

Kitaba baktığımızda hikâyenin ana karakteri ebeveynleriyle sorunludur. Bu sebeple de çevresiyle de sorunlar yaşar. Tabut benzeri odasında yalnız yaşar. Hikâyede anlatıcı yani kendisi vardır, bir kız çocuğu vardır sevmiştir onu sonrasında öldürmüş, parçalara ayırmış, gözlerinin resmini çizmiş ve gömmüştür. Sonra fahişe diye hitap ettiği sütannesinin kızı olan eşi vardır. Bir de gülüşüne sinir olduğu yaşlı eskici ve kasap. İşte tüm hikâyenin karakterleridir bunlar. Hikâyenin sonunda ise tüm erkekler yaşlı eskiciye, bütün kadınlarda tek bir kadına, eşine dönüşür. Varın kitabı okuyun ve şizoid duyguları hissedin derim.

Murat Gökçek

Finans da Tekerrürden İbarettir

Bir Borsa Spekülatörünün Anıları
Bir Borsa Spekülatörünün Anıları

Bir Borsa Spekülatörünün Anıları, basıldığı ilk günden bu yana finans okuryazarlığını geliştirmek gayesiyle oluşturulan okuma listelerinin hep ilk sıralarında yer almış. Bu listelerdeki çoğu kitap zaman geçtikçe güncelliğini koruyamadığı için miadını doldursa da Livermore’ un anıları hep güncelliğini korumuş. Genelde bir başlangıç kitabı olarak önerilir fakat okuyucunun kitaba yeteri kadar nüfuz edebilmesi için borsa tarihindeki bazı kavramlara hakim olması gerektiğini görüyoruz. Fakat günümüz şartlarında internette yapılacak kısa araştırmalarla bile kitaptan yeteri kadar verim alınabileceğini düşünüyorum.

Yatırım alanında, özellikle de bunun borsa ayağı için işin ehillerinin söylediği bir cümle vardır: “iktisat bilgisi, temel ve teknik analizler ne kadar önemliyse de bu işte sabırlı olmak ve soğukkanlı davranmak bütün bunlardan daha önemlidir.” İnsan olarak biz, özellikle para ve yatırım söz konusu olduğunda çokça ders çıkarsak da yaptığımız hataları yineleme eğilimindeyiz. Üstelik bu hataları yinelemenin de çok yaygın bir durum olduğunu bildiğimiz halde. Fakat şunu da biliyoruz ki: büyük başarılara ancak yolunda çokça hatalar yaparak ulaşılabiliyor. Özellikle bu hatalarla başarıya ulaşma olgusu için en müşahhas örnekler yatırım alanında gözlemleniyor. Çünkü bu alanda başarının en kesin göstergesi zenginlik veya sürdürülebilir bir gelir, nakit akışı sağlamak. Dolayısıyla finans alanında öğretilerinin olmasından öte genel olarak hayata dair de güzel mesajları var Livermore’un borsa macerasının.

Borsa söz konusu olduğunda, ilk başta konuya çok yabancı bir okur olarak bu tür anlatıların hayatın dar bir alandaki modellemesi olabileceğini pek düşünmezdim. Fakat kazanma hırsı, kaybetme korkusu, insanın açgözlülüğü, kıskançlık gibi duyguların aslında hayatın en temel duyguları olduğunu ve finans hayatının çarklarının da bu duygular üzerinden döndüğünü görmüş oldum.

Livermore’un anlatısının bir klasiğe dönüşmesi de işte bu yüzden. İnsanın en temel ve değişmez gerçeklerinden bahsediyor oluşu muhtemelen bu kitabı yüzlerce yıl sonrasına da taşıyacaktır.

Bu tür yaşam öykülerinin bizzat yaşayan kişi değil de Lefevre gibi bir gazeteci-yazar tarafından kaleme alınması anlatıyı cazip kılıyor. Ekonomiye çok hafif düzeyde ilgi duyan birinin dahi sıkılmayacağı, akıcı bir anlatım tutturulmuş. Çeviriyi de genel olarak beğendim. Sadece borsa dünyasına dair bazı kavramların Türkçesinin olmayışı beni biraz üzdü. Belki Amerika’daki gibi bir borsa yapılanmasının bizde hiç olmayışı ve bu kavramların bize hiç uğramamış oluşu buna sebep olmuş olabilir.

Hüseyin Furkan Karamekik

Muhteşem Bir Ayna…

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
Matmazel Noraliya’nın Koltuğu

“Delilik şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik, var olmuş bir zekânın yok oluşudur; aptallık, var olmamış bir zekânın var olmamaya devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok.” Peyami Safa

Neden bu kitap? Peyami Safa denince akla hep “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” gelir ancak bu kitabı hemen hatırlayan pek çıkmaz. Bana göre “Türk Edebiyatının Kıymeti Bilinememiş Eserler” başlığı altında adı ön sıralarda yazılması gereken kitaplardan biridir.

Yazarın kaleme aldığı romanları içinde en fazla beğendiğini ifade ettiği romanı olan Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, anlatım tekniği ve olay örgüsü bakımından bütün eleştirmenlerce Türk edebiyatının en ciddi psikolojik romanı kabul edilmektedir.

Eser kâh korkudan ürperdiğiniz kâh bilimsel konularla dağıldığınız kâh rüya-hayal-gerçek anaforunda yolunuzu kaybettiğiniz kâh zihninizi takatsiz bırakan seyriyle sizi sizden alıp uzaklara savuracak bir düşünce kitabıdır bence. İlk etapta size roman gibi gelebilir ama bilinçaltınızdaki detayları maharetle bilincinize yansıtan muhteşem bir aynadır.

Modern roman özelliği de taşıyan bu eser, yazarının bütün eserlerinde olduğu gibi Doğu-Batı sentezini savunur. Peki, Doğu-Batı sentezi nedir? Yazara göre Doğu ruhu, Batı ise maddeyi temsil eder. Ve insan tek başına ne ruh ile ne de madde ile var olabilir. O halde ideal olan ikisinin sentezidir. Bu sentezi eserinde kahramanı Ferit üzerinde kurgular.

Tıp öğrencisi olan Ferit, karşılaştığı bazı olağanüstü olayları bilimsel yollarla açıklayamaz. Bunalımlar yaşar, krizler geçirir; kız arkadaşı Selma ile tartışmaları artar ve bir süre sonra onunla da arası açılır. Bu sıkıntılı günlerde aynı pansiyonda yaşayan arkadaşı Aziz’den büyük destek görür. Teyzesinden yüklü bir miras kalan Ferit, yaşadığı bu sıkıntıları atlatabilmek için Aziz’in de tavsiyesiyle Ada’da bir ev kiralar. Ancak kiraladığı bu ev, bir yıl önce gizemleriyle birlikte ölen Matmazel Noraliya’ya aittir.

Bundan sonrasını da size bırakıyorum. Ancak vakit geçirmek için okumayı düşünürseniz hemen vazgeçin! Özellikle zaman ayırmak, sadece kitaba odaklanmak, sakin kafayla, başka bir şey düşünmeden dikkatle okumak gerekir bu romanı. Yazarın muazzam bir kelime zenginliğine ve lezzetli bir edebi dile sahip olduğunu ifade etmeden geçmeyelim. Peyami Safa’yı okurken yepyeni kelimeler öğrenebildiğimiz gibi bir cümle içerisinde kullanılabilecek en doğru kelimeyi seçebilme yeteneğini de açıkça görebiliyoruz.

Hani bazı kitaplarda okuduğumuz cümleler bizi etkiler de altını çizer veya bir yerlere not alırız ya işte öyle cümlelerle dolu, tekrar tekrar okuyup da her bir kelimenin nasıl da hakkını vere vere yer bulduğunu düşüneceğimiz bir üslupla inşa edilmiş eserdir.

Psikolojiye hükmeden, ayrıca düşündüren eserler okumayı seviyorsanız bu kitabı hemen okuma listenize ekleyin!

Sevinç Karagöz

İnsanın Halleri

Madalyonun İçi
Madalyonun İçi

“Maddenin halleri” deyince, ortaokulda öğretilen temel fen bilgisiyle hemen hatırımıza “katı, sıvı, gaz” hali olduğu gelir. Ya insanın halleri nedir, insan kaç halde bulunur şu yerküre denen garip düzlemde?… Bunun cevabını, hiçbir kuşkuya açık kapı bırakmayacak şekilde vermek mümkün değildir. İnsan çeşitliliği kadar geniş bir duygu ve düşünce ortamında yaşıyoruz. Bunun bir normal konumu var, bir de doğallığından/ amacından sap(tırıl)mış, davranış bozukluğuna evrilmiş halleri var. Böyle bir toplumsal gerçeklik olunca, bireylerarası ilişkiler, olması gereken düzeyden çıkıp, geneli olumsuz etkileyen bir niteliğe dönüşebiliyor. Bu alanda terminolojik bilgisi olanlar, daha esnek, daha yapıcı tavırlar sergileseler de, pireyi deve yaparak sorunu kronik vakaya dönüştürenlere de rastlayabiliyoruz.

“İyi ki psikologlar var, iyi ki psikiyatristler var, iyi ki sosyologlar var,” diyerek bireysel sorumluluğu-muzu, bilim insanlarına devrederek biraz rahatlıyoruz. Bu tür eserleri okuyarak; davranış çeşitliliğini, dışa yansımayan, anlatılmadığından bilemediğimiz, ıstıraplı yaşamları gözlemleyemiyoruz. Biz hep dıştan bakarak yorum ve hüküm üretme kolaycılığına kaçtık. “Madalyonun İçi” ve benzeri kitaplar, bize insanın iç dünyasından kırık nağmeler taşıyor. Benzer yaşanmış hikâyeleri anlatan, en az yirmi kitap okudum. Hepsi de birbirinden çok farklı sorunları aktarıyor. Yeni kitaplara kim bilir ne tür acılar yansıyacak?…

2004 yılından, günümüze kadar 40 baskı yapmış olan bu kitap; 41 bölümden oluşmaktadır. “Bir Psikiyatristin Not Defteri” alt başlığıyla yayınlanmış kitabın sonunda da okurlardan gelen ilginç mektuplar bulunmaktadır.

Bir kitap yorumcusu olarak benim; “Psikoloji” terimiyle ilk tanışma dönemim, 1978 yılında, yani 44 yıl önce Teknik Lise 1. Sınıfta okuduğum yıllar. Daha 14’lü yaşlardayız. Kimin niye öldüğü, kimin, kimi niye, kim adına öldürdüğünün anlaşılamadığı bir anarşi ortamı. Bir yandan, mesleki dersler dahil 17 dersten iyi not almaya uğraşıyoruz, öte yandan da bu olayların tarafı olmamaya gayret ediyoruz. Herkes gibi, bir çocuk olarak beni de tedirgin ediyordu bu durum. O dönemler haliyle internet ortamı yok, bilgisayar ve çok kanallı TV yok. Gazete, kitap ve dergi okurluğum iyiydi. Mahalle esnafına gelen ve benim de aldığım günlük 3-4 gazeteyi takip edebiliyordum. Hiç unutmam, Milliyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi başladı ve ilgiyle okumuştum. Hatta kupürlerini kesip saklamıştım. “Terörün yol açtığı ruh hastalıkları, Prof. Dr. Recep Doksat” adlı köşede anlatılan ilginç yaşam hikayeleri beni çok etkilemişti.

Hasta veya danışana; tedavi edici ilaçların yanında, pozitif yaklaşım, onu önemsediğini hissettirerek samimice dinleme ve yatıştırıcı telkinlerin ne kadar etkili olduğunu, anlatımlardan hissedebiliyor-sunuz. Sayfa 123’deki bir seansta; davranışlarından dolayı kendisini suçlu ve günahkâr hisseden bir hastanın, bu takıntısını izole etmek çok olay olmasa gerek. Hekim yazarımızın, “sen ne günahkârsın ne de kafir. Bu sizin durduramadığınız, tamamen sizin dışınızda gelişen, parazit bir düşünce. Yani sancı gibi bir şey. Siz iradenizle sancıyı durdurabilir misiniz?” anlatımı karşısında takıntısını yenmeye niyetlenmesi, teşhis, telkin ve tedavinin nasıl birbirini tamamladığını görebiliyorsunuz. Sayfa 124’de, hastayla karşılıklı sohbet havasında geçen terapi/diyalogdan sonra, yazarımızın; “İnanın Hayri Bey, Tanrı’ya en büyük ibadet, onun yarattığı her şeyi sevmek ve saygı duymaktır. Bir dahaki sefere sizi daha iyi göreceğimden eminim artık” cümlesiyle hastasını uğurlaması; hekimde görevinin hakkını vermenin mutluluğu, hastada ise bir umut ve özgüvenin gelişmesine işarettir.

Sayfa 374’de, okur mektupları bölümünde, “bir deliniz” rumuzuyla yazılan mektup dikkatle okunmaya değer. Mektubunda edebiyatın inceliklerini kullanması yanında, mizah da katabilmesi, iyileşmenin kalitesini yansıtıyor. Kitabı okumuş ve “Memleketimden insan manzaraları” başlığı oluşmuş zihninde. İnsanın anlam ve aidiyet arayışını da kısaca özetlemiş mektubunda.

Sonuçta her mesleğin; bilimsel bilgi birikimi, uzmanlık gerektiren incelikleri, deneyim gerektiren bir yeterlilik ve yetenek alt yapısı olmak zorundadır. Psikiyatrist olmak yalnızca tatlı dille hastayı ikna etmek olmadığı gibi, avukatlık da dava dilekçesi yazmaktan ibaret değildir.

Bireysel veya aile ortamında, psikolojik bir sorunla karşılaşmamış olabilirsiniz; fakat her an karşılaşabileceğiniz dışınızdaki dünyadan haberdar olmak zorundasınız. Birlikte, güvende, mutlu, uyumlu ve huzurlu bir yaşam için, empati kurup, enerjilerimizi ortak bir sinerjiye dönüştürebilmek için bu türde hazır bulduğumuz, metodolojik verileri okumaya ihtiyacımız var.

Ali Riza Malkoç