“Nomos” ve “Toplum Duyarsızlığı”

Kırmızı Pazartesi
Kırmızı Pazartesi

Kitabın konusunun namus kavramı etrafında şekillenmiş olması, size ilk başta namus kelimesinin tanımını bilme ve öğrenme ihtiyacını hissettiriyor. Hakikaten nedir bu namus? Binlerce yıldır dillendirilen bu kavram nedir? Kime göre ve neye göre? Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki: namus kelimesi Türkçeye Arapçadan, Arapçaya da Antik Yunandan geçmiştir. “Kurucu ilke” veya “genel ilke” manalarına gelmektedir. Yani toplumu oluşturan bireylerin muhalefet edemeyeceği ilkeler. Peki Türkçedeki anlamı nedir?… En basit haliyle “kadının cinsel davranışları üzerinde sözde erkeğe tanrı tarafından verilmiş denetim hakkı ve cinsel organı üzerinde sözde ilahi buyrukla onaylanmış erkek tahakkümü” anlamında kullanılmaktadır. Namus gerçeğinin toplumlar üzerinde öyle bir etkisi var ki… Binlerce km uzaklıktaki bir yazarın, yaşadığımız toplumun da bir gerçeği olan bu kavram üzerine roman yazması, okuyucuyu doğrudan etkileyen birinci unsur oluyor. Şöyle ki: anlatılan konuya aslında çok da uzak kalmıyor okuyucu… Evet, evet diyor okuyucu… Bu hikayeyi sanki internette bir yerde okumuştum, sanki gazetenin 3. sayfasında böyle bir haberi daha önce görmüştüm, diyebiliyor.
Toplum, namus kavramını kendince sınırının aşılmaması gereken bir olgu olarak kabul etti ve bu sınırı aşana ölüm de olsa ceza verdi ve bu hususu göz göre göre yaptı. Görmedim, duymadım, bilmiyorum… Peki, namus kavramı neden sadece kadınla ilişkilendirilir ki… Kadının toplumda “zayıf olarak görülmesi” kötü olarak nitelendirilen namus kavramına aykırılığın sadece kadın tarafından işlenebileceği manasına mı gelmektedir? Ya da şunu mu diyeceğiz: Namus uğruna bir kadın veya bir adam öldürülebilir mi? Ölüm mü daha ağır yoksa namus mu? Romanın en dikkat çeken yönü şurası: ölümün namus lekesinden daha hafif olarak algılanması ve de toplumun bu gerçek karşısında duyarsızlaşması.

Romanın ikinci bir yönü var ki… Burası tartışılmaya muhtaç ve romanın işlediği bu konunun diğer bazı kavramlara teşmil etmesi muhtemel… Ya da şöyle diyelim: Bu romanın içeriğini oluşturan, toplumun kutsadığı namus kavramı başka bir romanda, başka bir toplum tarafından ve de başka bir kavramla kutsallaştırılıp kırmızı çizgi ilan edilebilir mi? Romanda geçen namus kavramı örneğin başka bir toplumda milliyetçilik, ırk üstünlüğü, inanç farklılığı, zenginlik, dil üstünlüğü gibi kavramlarla açıklanıp bu kavramlar kutsallaştırılabilir mi? Mesela bir toplum ırk üstünlüğünü savunup başkalarını reddedebilir mi? Kendine özgü milliyetçilik tavırlarıyla bütün diğer milliyetleri reddedebilir mi? Zenginliğin o “heybetli duruşunu” kutsayıp, diğer bütün bireyleri dışlayıp her şeyi onlara reva görebilir mi? İnanç farklılığından dolayı insanlar katledilebilir mi? Ya da insan iradesi dışında olan dillerin birisi kutsanıp bunu konuşmayan toplumların bireyleri şeytanlaştırılabilir mi? Kısacası; bir toplum, kendinden olmadığını düşündüğü bir şeye yaşam hakkı vermeyecek mi ya da bu değerlere zıt kişiye ölümü meşru mu görecektir? Peki, bu toplumların kendince kutsallaştırıp kabul ettiği genel bir ilke aslında genel bir ahlak yasasını temsil etmiyorsa, içi kötülük yüklü bir kavram haline gelmişse ya da bir toplumu uyuşturan bir hale gelmişse ne yapacağız. Gene de kutsamaya devam mı edeceğiz?

Romanın üçüncü ve de farklı bir teknikle yazılma konusu var ki… İlk başta böylesine bir teknikle karşılaştığınız için şaşırıyorsunuz, sonra bir bakmışsınız size garip gelen bu husus aslında sizi bizatihi olaya dahil ediyor; romanın mekanları olan meyhanede bulunuyor, sokakta Santiago Nasar’ı bekliyor ya da kasabaya gelecek olan piskoposu limanda karşılıyorsunuz. Kullanılan bu röportaj tekniği sayesinde, konusu cinayet olan bu romana ve olaya okuyucuların adeta bir dedektif gibi odaklanması isteniyor; ama olayın aydınlatılması için uğraşan bir dedektif değil cinayetin bütün detaylarına şahit olan bir dedektif.

Olayın ilginç bir yönü de şu ki: Santiago Nasar öldürülürken hiç kimsenin bir şey yapmaması ya da sizin okuyucu olarak bizatihi olayın içindeyken elinizden bir şey gelmemesi. Muhtemelen romanın okuyucuları düşünce olarak iki zıt gruba ayrılmışlardır. Santiago Nasar’ın öldürülmemesi gerektiğini söyleyip ölüme engel olunacak mı diye kendini romana kaptıranlar, ikinci grup ise “Santiago Nasar namussuzluk yapmıştır ölümü de haketti,” diyenler. Kitabın namus kavramı üzerinde okuyucuları derin bir düşünmeye sevk etme gibi bir görevi de bulunmakta. Bu husus sayfalarca açıklanmaya muhtaç bir konu. Ciddi manada irdelenmesi gerek okuyucu tarafından.

Gabriel Garcia Marquez, bu romanında anlam karmaşasına çok mahal vermeden, doğrudan okuyucunun anlayabileceği türden söylemek istediğini söylemiştir. Çok karakter yoktur, süslü kelimeler fazla yoktur, çok çok farklı zaman ve mekanlar yoktur. Zaman ve mekan kavramı birkaç günlük zaman dilimine, mekanlar da küçük bir kasabaya sıkıştırılmıştır. Roman başlandığı gibi bitirilen türlerden bir romandır. Kitabı okurken kafanızda farklı farklı şüpheler oluşmaz. Ortada bir namus meselesi var ve bu namus meselesinin cinayetle sonuçlanması var. Okuyucuya bırakılan tek konu: Toplum duyarsızlığıdır.

Abdulkadir Yağmuroğlu

Türkistan’ın Kalbine Seyahat

Türkistan'ın Kalbine Örülen Ağlar
Türkistan’ın Kalbine Örülen Ağlar

Eser, bir tür seyahat notlarından vücuda getirilmiştir. İngiliz Gazeteci George Dobson’un St. Petersburg’dan Semerkant’a kadar yaptığı yolculuk boyunca, Times gazetesine yazdığı mektupların derlenmesiyle oluşmuştur. Aslında bu eser, trenle yapılan bir seyahat olmasından ötürü bir demiryolu betimlemesidir. Seyahat boyunca uğramış olduğu bölgeler hakkında da siyasi, dini, sosyal ve ekonomik alanlarda bilgiler verilmiştir. Bu noktada, hemen hemen tarihin tüm zamanlarında en önemli ticaret merkezlerinden biri olan Semerkant ile ilgili dini ve tarihi yapılarla ilgili konulara ayrıca yer verilmiştir.

Günümüzde, ne kadar sıradan geliyorsa da tren ve demiryolu hattı, dünya tarihinde bir dönem önemli bir güç gösterisi olarak kullanılıyordu. Demiryolu hattı devletler açısından öncelikle ulaşım, sonrasında ticari ve askeri olarak önemli bir yer edinmekteydi. Kullanımı konusunda uzun yıllar boyunca takip eden gelişim evresi, ekonomik ve siyasi tutumun yanında artık turistik ve kültürel taşınma serüveninin de bir taşıyıcısı oldu. Ele almış olduğumuz kitabın yazarı George Dobson da bu fantastik amaca hizmet etmiş oldu. Yazarını da kısaca tanıtmakta fayda görüyorum:

George Dobson hakkında kısıtlı bilgiye sahibiz. Kitabın tanıtım kısmında ifade edildiği gibi, 1854 Londra doğumludur ve muhabirlik ile başladığı iş hayatı, sekreterlik ve ardından Londra’daki Rusya Birleşik Basın Ajansı’nda, sonrasında konsolos yardımcılığı gibi çeşitli üst düzey görevlerde bulunmakla devam etmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere aile kökleri tam olarak bilinmemekle birlikte saygın bir çevrede yetiştiği düşünülüyor (iç kapak arkası tanıtım yazısı). Kitabı incelerken Dobson’un bizim literatürde 93 Harbi olarak adlandırdığımız, Osmanlı-Rus Savaşı’nda (1877-78) görev aldığı bilgisi ile karşılaştım. Bu savaşta görev almasını, Dobson’un kariyerinin dönüm noktası olarak görmeme neden oldu. Zira bu süreçte ele almış olduğu kısa notlar, bu muhteşem kitaba dönüşümüne olanak sağladı.

Demiryolu faaliyetleri denildiğinde, dünya üzerinde tarihin bildiği zamandan beri en geniş topraklara sahip olan Rusya akla gelmektedir. Rusya denildiğinde de, tarihin hangi zamanı olursa olsun siyasi politikaları söz konusu edilir. Bu kitabın oluşmasındaki önemli nokta, tam olarak Rusya’nın 1880’de yapımına başladıkları Hazar Ötesi Demiryolunun 1888 yılında Semerkant’taki açılışı odak noktasıdır. Kitabın yazarı Dobson da St. Petersburg’dan yola çıkarak, Moskova- Kafkaslar- Hazar Denizi- Uzun Ada- Göktepe- Merv- Semerkant- Buhara- Merv güzergahı üzerindeki önemli durak noktaları, şehir ve kasabalar ile ilgili tasvirlere önem vermiştir. Buna güzel bir örnek olarak; “Demiryolu, harabe evler ve ibadethaneler, çökmüş toprak kaleler, yıkılmaya yüz tutmuş kervansaraylar ve her türlü yapının oluşturduğu çarpıcı bir keşmekeşliğin arasında yol almaktadır. Ufalanan tuğla ve çamur yapıların oluşturduğu yığınlar ve bu yapı harabeleri ovayı millerce kare boyunca sıkı sıkıya kaplamıştır. Bu devasa harabe alanı bazen Merv olarak adlandırılıyorsa da burada en az dört şehrin kalıntıları vardır.” (s. 99.)

Yazarın anlatım dili de oldukça akıcı olduğundan; ayrıca çevirmenin maharetine de değinmek, okuma esnasında su gibi akan başarılı bir çeviri olduğundan bahsetmek elzemdir. Yazarın eserinde Semerkant bölümündeki gözlemlerine bakıldığında da, “Avrupa Rusya’sındaki birçok demiryolunun uygunsuz yapısı, sıklıkla bu hatların diktatör Nikolas tarafından başlangıçta benimsediği kalem ve silgi inşaat prensibi ile izah olunmaktadır.” (s. 112.) Bu ifade, hangi açıdan bakıldığına göre farklı açılardan yorumlanabilir görünüyor. Bir nevi eleştiri de olabilir. Gezisi sırasında sadece bölgelerle ilgili bilgilerin haricinde, Rusya’nın demiryolu güzergahını takip ederken siyasi ve askeri durumu ile ilgili de ifadeleri de bulunuyor. Buna örnek olarak; “Hazar Ötesi’nde daimi olarak konuşlandırılmış Rus askerlerinin sayısı sıklıkla bir yandan çok küçümsendiği, bazen de olduğundan hayli fazla gösterildiği için, burada Afgan sınırı, Semerkant ve Taşkent de dahil olmak üzere demiryolu boyunca bütün noktalarda konuşlanmış askerlere dair doğru bilgileri vermek faydalı olacaktır. … Rusların Hazar Ötesi, Buhara ve Semerkant’taki toplam asker sayısı 16.000’dir.” (s. 124.)

Mesela bazı noktalarda Londra ile Rusya’yı mukayese ettiği söylemleri ile karşılaşıyoruz. Sayfa 125’te; “Buralarda suyun kesilmesi, suyun ücretinin ödenmemesi nedeniyle Londra’da suyun kesilmesinden çok daha ciddi bir felakettir.” der. Eser boyunca ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Dobson, oldukça bilinçli bir seyahat kaydediyor ve Rusları gerçekten iyi tanıdığını da satırlarında okuyuculara belli ediyor. Kitabın kapağı açılır açılmaz, sonuna kadar Dobson ve onun çoğu satırda ilginç ifadeleriyle harikulade bir seyahate çıkmış oluyorsunuz. Bölgelere aşina olanlar için de farklı bir deneyim olacaktır. Okurlar tarafından tercih edildiğinde baştan sona kadar keyifle okunacağının teminatını vermekte beis görmüyorum.
Tarihte önemi yadsınamaz olan Rusları ve onların Orta Asya’da öncelikle ulaşım, askeri ve siyasi olarak nüfuzunu, ayrıca seyahat edilen dönemin toplumsal ve yerleşim kültürlerini de ortaya koyan şahane bir kaynak eser olduğunu ifade etmek mümkündür.

Münevver Adıgüzel

Hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi açısından harika bir kaynak

Kumkurdu Serisi Seti
Kumkurdu Serisi Seti

Kumkurdu, her çocuğun yalnız dünyasındaki hayali arkadaşı diyebiliriz. Baskıladığı veya baskılanan düşüncelerin sığınma noktası, ses alanı, yaşam merkezi… Büyüdükten sonra hemen hemen hepimizin çok pis bir huyu var: çocuk olmayı unutmak. Bizler çocukken neyde ne kadar bocaladığımızı, bazı soruları sormayı neden ve nasıl bıraktığımızı unutmuş gibi yaşıyoruz ve bu da tıpkı Kumkurdu’nun dönüşüm hikayesinde olduğu gibi her seferinde başka bir şeye evriliyor. Yani önce dağa dönüşen Kumkurdu, volkana dönüştüğü zaman bir dağ gibi davranamıyor artık. Bizler dahi okuyucu olarak Kumkurdu’nu kumkurdu olduktan sonra tanıdığımız için dağ olarak hayal edemiyoruz.

Geleceğin temeli atılıyor çocuk eğitiminde. Bencil kararlarla hayata dahil edilen çocukları öylece kendi haline bıraktığımızda, nelerle boğuştuğunu görmemiz açısından fena bir örnek sayılmaz aslında bu kitaplar. Elbette eleştirel düşünceye teşvik eden ve çocuklara arkadaşlık edecek bir seri aynı zamanda. Bu anlamda alınması ve hediye edilmesi kesinlikle tavsiye edilebilir. Hatta çocukları düşünmeye zorlayan kitaplar tercih edin ki, tek başına broşür dahi okusa alt metnini görebilsin.

Yetişkinler olarak sırtımızda geleceğin sorumluluğunu taşıyoruz. Çocukların sorularına verdiğimiz cevaplar onlarda bir iz olarak kalıyor. Eksiklikler, kimi zaman derin travmalara neden olabiliyor. Özellikle ebeveynler, çocukların onları ebeveyn dışında bir kimlikle göremediğini bilmeli. Yoğun çalışıyorsanız “yoğunum, çalışmam lazım,” demek yeterli değil. Çünkü, çocuğun dünyasında bunun bir karşılığı yok. Çalışmanın farklı motivasyonları olduğunu veya paraya ihtiyaç duyduğunuzu, her şeyden evvel paranın dünyadaki yerinin farkında değil. Onu hayatınızın içine gerçek anlamda alıp ebeveyn değilken neler yaptığınızı göstermelisiniz. O zaman, bunun kendisiyle ilgili bir mesele olmadığını ve hayatın içinde bunun dışında da var olduğunuzu görecektir. Kendinize sorun. Ebeveynlerinizin anne veya baba -veya her ne konumdaysalar- ilk kez ne zaman bir insan olduğunu, hatalarıyla doğrularıyla belli bir yaşam tarzı benimsediğini ve hatta aslında bu kaynaktan gelen her bilginin doğru olmayabileceğini ilk ne zaman fark ettiniz? Buradan pay biçin. Ne kadar erken görülürse o kadar iyi. Çocuklar yetişkin hayatında bu duruma dahil olunca, büyük fedakarlıklar yapıp ona iyilik yapmış olmuyoruz. Çocuklar er ya da geç bunu öğreniyor. Geçişin çok sert olmaması için ilk andan “nasılsa çocuk” mantığıyla hareket etmemek gerektiğini düşünüyorum. Çocuğun düşünebilen, karar alabilen ve en önemlisi hayatına şekil verip bir kalıp yaratan bireyler olduğunu hatırlayın. Kitapta da olduğu gibi çocukları sorularla baş başa bırakmamalı. Eğer kendinize zaman ayırmaya ihtiyaç duyuyorsanız, çocuğunuza bunu verebiliyor olmanız lazım. Birey olarak sizi görmesini sağlayın. O zaman bu kitaptaki çoğu konuda bir Kumkurdu’na ihtiyacı kalmaz. Eminim ki, bu kitabı okuyup da çocuklarını ne derin bir yalnızlığa mahkum ettiklerini görenler, en az benim kadar üzülecekler. Çözüm hem de söylediğim kadar basitken…

Bu kitapta, hem çocuğa hem de yetişkine dışarıdan bakma fırsatı bulabiliyorsunuz. Öz eleştiri yapılırsa pek çok şeyi değiştirme, güzelleştirme, ruhu özgürleştirme gücü var bu serinin. Çocuklara verdiğiniz cevaplar sizin açınızdan yeterli gibi görünebilir. Ancak, onun sizin sahip olduğunuz yaşanmışlığa sahip olmadığına dair bir aydınlanmaya ihtiyacınız oluyor her zaman. Hayatın akışında unutuverdiğimiz o soruları, belki yetişkin olarak kendimize sormak ve vazgeçtiğimiz sorulara yanıt bulmak bizim de hoşumuza gider. Zıt kavramlar üzerine yeniden düşünmek hayatta pek çok şeye yeniden bakmaya, bazı şeyleri daha net görmeye neden olabilir. Aşk, ölüm, ikili ilişkiler gibi yetişkinken bile içinde kaybolduğumuz soyut kavramları, bir çocuk gözüyle yeniden görmek içinizdeki çocuğa dokunuyor.

Kumkurdu Zackarina’yı hayata hazırlayan sensai, bir bilge rehber edasıyla sakince pencere açıyor ona. Yalnız burada ufak bir uyarı yapmak isterim. Ben Kumkurdu’nun dominantlığının Zackarina’nın kendini tanımasına, olayları kavrama noktasında sesini bulmasına engel olduğunu düşündüm çok kez. Yani çocuğunuzla sesli okuma yapıp, bölüm sonlarında sorular sorarak o Kumkurdu olsaydı nasıl cevap verirdi, Zackarina gibi merak ettiği şeyler var mı gibi sorularla tek yönlü düşünceyi benimsemeyi, karar aşamasında birine bağlı olma eğilimini bir nebze de olsa engellemiş olursunuz. Bu, gözlem yapmak ve unutulan, hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi, farkındalık yaratılması açısından harika bir kaynak ama düşünce meselesi biraz tehlikeli. Dışa bağımlı olması, özgürleşmenin önünde engel.

Kapak tasarımı inanılmaz çekici, zengin. Zaten orijinalinden birebir alınmış. Ancak boyut açısından çocuk için de yetişkin için de ideal. Okuması çok keyifliydi. Çeviri oldukça kaliteli. Kesinlikle alınca üzmeyecek cinsten bir seri.

Nurçin Metingil

Savaşın Modern Gemileri

Modern Harp Gemileri
Modern Harp Gemileri

İnsanlar, klasik manada ilk gemiyi yaptıklarından bugüne kadar denizde kendilerine uzakları yakın eden bu vasıtaları geliştirmesini bildiler. Ama 19. yüzyıla gelindiğinde deniz vasıtalarındaki teknolojik gelişim, Sanayi İnkılabının da rüzgarını arkasına alarak, muazzam bir ivme kazandı. Harp sanayisindeki ilerlemeler sayesinde gemiler; adeta savaşın dehşetini karalara yakın eden, yeri geldiğinde bir ada cesametiyle düşmanın karasularını tahakküm altına alan, yüksek ateş gücüyle her orduyu zafere ulaştırabilecek bir güce erişti. Peki, insanlık tarihi düşünüldüğünde oldukça kısa denilebilecek bir zaman dilimindeki (1850’den günümüze kadar) bu hızlı değişim nasıl gerçekleşti? Ele alacağımız “Modern Harp Gemileri” isimli eser bu soruya cevap arar.

Eser, her ne kadar böylesine mütevazı bir soruya cevap arıyor gibi gözükse de, ele alınan araştırmanın altyapısı incelendiğinde fazlasını içerdiği görülür. Bir kere eserle hedeflenen amaçlar çok katmanlı yapısıyla dikkat çeker. İlk aşamada eser, araştırılan konu üzerinde akademik yönelimi olmayan, denize tatil bölgesi mesabesinde bakan okura tarihi malumat kazandırır. Özellikle, objelerin tarihine dokümanter şekilde yaklaşarak ilgiyi merkeze çeken tarihi anlayışın hız kazandığı dönemimizde, geminin tarihini irdelemenin okurun ufkunu açacağını düşünmek gayet makuldür. Fakat gerek akademik gerekse de belgesel tarzı olarak, nesnelerin tarihine yönelen eserlerin ülkemizde fazla olduğu söylenemez. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili, tarihi deniz zaferleriyle dolu bir milletin gemilere pek de öyle olmazsa olmaz gözüyle baktığı görülmez. Bu yüzden eserin gemiye ve denize olan ilgiyi arttırmak ve alandaki boşluğu doldurmak gayesiyle yazıldığını söylemek yanlış olmaz.

Teknolojik gelişimin hızlı bir biçimde yaşanması, terminoloji bakımından yeninin artışına neden olur. Bununla birlikte eskinin kemikleşmiş terimleri yenidünyada kendisine yer bulmak ister. Denizlerdeki hızlı değişimde de bu tarz terimsel karışımlar söz konusudur. Klasik gemilerden modern platformlara geçen süreçte bu tarz değişimler ilk kez kendisini sözlüklerde gösterir. Bu açıdan eserin gemicilik alanında eski-yeni-değişim üçgeninde önemli bir görevi ifa ederek bilgileri standardize ettiği savunulabilir.

Tabii denizler mevzu olduğunda, modern harp gemilerine gelinceye kadarki sürecin netleştirilmesi gerekir. Denizin, geminin ve harbin kesişim tarihinin bilinmesinin konuya yeterli bir ısınma sağlayacağı gibi konunun ana hatlarını da ortaya koyacağı muhakkaktır. Ayrıca eski ve yeninin mukayesesinin fazlasıyla didaktik olduğu düşünüldüğünde, konuya başlamadan önce malumat açısından zengin bir girişe gereksinim vardır. Bu sebeplerden hareketle yazar eserin birinci bölümüne “Gemicilik ve Deniz Harbi” başlığını vererek konuya giriş yapar.

Girişle (Birinci bölüm: Gemicilik ve Deniz Harbi) birlikte yazarın harp gemilerindeki gelişimi dört basamağa (İkinci Bölüm: Suüstü Gemileri, Üçüncü Bölüm: Sualtındaki Sinsi Güç, Dördüncü Bölüm: Uçak Gemileri ve Amfibi Gemiler) böldüğü fark edilir. Basitten karmaşığa evrilen bu sürecin, yazar tarafından bu şekilde ele alınmasının önemi eser okundukça fark edilir. Zira gemilerin teknik gelişimleri düşünüldüğünde, son aşamaya gelinceye kadarki süreç göründüğünden daha karmaşıktır. Denizde silahlarıyla donanmış her geminin, sırf benzer işlevi görüyor diye aynı etiketi aldığı malumdur. Oysaki her deniz platformu, farklı amaçların tahakkukunu sağlayacak şekilde gelişerek donanmanın ayrı bir işlevini yerine getirmek kastıyla değişir. Harp gemisi; kruvazör, firkateyn, torpidobot, korvet, hücumbot vb. şekillerde farklılaşır. Bu bağlamda donanmanın her bir bileşeni, tarihi rolü ve harp tecrübesi paralelinde anlatılır.

Gemicilik veya denizciliğin kendisine has bir dili, terminolojisi vardır. Üstelik bu dile alışmak öyle kolay değildir. Geminin bütün bölümleri ve gemide yapılan işlemler farklı şekilde isimlendirilir. En basitinden denizi konu eden tarihi romanda bile bu terminoloji insanı yorar. Ele aldığımız eserin akademik yapısı olduğu düşünüldüğünde dilin daha ağır olacağı tahmin edilebilir. Fakat bahsettiğimiz eserde bu sert dil ustaca yumuşatılır. Dipnotlarla verilen bilgilendirmeler ilk aşamada kolaylık sağlar. Alanın terminolojisine ait terimlerden bazılarının sık tekrar edilmesi, anlaşılmazlığının tekrarla ortadan kaldırılmasına neden olur ve beraberinde öğrenmeyi getirir. Yani kısaca eserin son sayfası kapatıldığında okura güzel bir denizcilik terminolojisi miras kalır.

Geminin tarihine vakıf olmak bir yerde denizin tarihini anlamaktır. Yazarın bu konuda da üzerine düşeni layıkıyla yaptığını belirtmek gerekir. Tarihi referans noktaları, gemilere etkisi bakımından, konuyla eşgüdümlü olarak gayet bilgilendirici bir formatta sunulur. Denizin savaşlarda başlı başına ayrı, hatta yeri geldiğinde en güçlü cephe oluşu vurgulanır. Yıllar süren denizlerdeki hakimiyet mücadelesinin köşe başlarında hangi stratejik hamlelerin olduğunu görmek okur için yeni tecrübedir. Devletlerin, Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisini gerçekleştirmek uğruna ortaya koydukları performans ise uzayın fethiyle eş tutulacak bir yapıdadır. Uzayla denizin fethindeki benzerlikler, uçsuz bucaksız okyanuslara hükmetmeye çalışan insanoğlunun hikayesinden anlaşılabilir.

Denizlere hâkim olanın insan olmasına rağmen, gemilerdeki yaşama haklı olarak eserde yer verilmemiştir. İlk aşamada eseri eline alan okurun böyle bir beklentisi olabilir. Zira deniz harp tarihiyle ilgili belgesel özelliği gösteren görsel malzemelerde ya da yazılı metinlerde gemideki yaşama yer verilir ve böylelikle konuya ayrı bir albeni ya da çeşni katma yolu izlenir. Oysaki buna gerek yoktur. İnsan tarihe dair akademik eserler için bile fazlasıyla ele avuca sığmaz bir kavramdır. İşin içine anıların ve öykülerin girdiği bir anlatımda, nesnenin rolü bazen sıfıra iner ve bu da bağlamdan uzaklaşmaya neden olur. Bu yüzden yazarın insan konusundaki sükûtuna hak vermek lazımdır.

Eserin alanının fazlasıyla bakir olduğu ilk aşamada gözden kaçmaz. Zira ele aldığımız eserin benzerini elimizdeki literatürde bulmak güçtür. Konuyla ilgili savunma sanayiini ve askeri tarihi ilgilendiren akademik makalelerin bulunduğunu söylemek mümkündür. Ama geniş kapsamlı okur kitlesi için eserin benzerinin olduğunu savunmak zordur. Nesnel bilgi aktarımıyla Batı’daki benzerlerinden geri kalmayan eserin, askeri tarih açısından kıymetli bir kaynak olduğunu söylemek abartı değildir. Hatta deniz harp okullarında okuyan öğrenciler için nitelikli bir ön okuma olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Sonuç olarak, eserde anlatılan her bir deniz harp platformu hakkında detaylı bilgi edinmek mümkündür. Çünkü ele alınan her bir platform tüm yönleriyle masaya yatırılmıştır. Adeta bir insan gibi tasvir edilen gemilerin boyları, enleri, ağırlıkları, süratleri, mürettebat sayıları, savaş güçleri, tarihi operasyonel faaliyetleri, savunma özellikleri vb. belirtilmiştir. Bu çok yönlü ve zengin anlatım sayesinde okurun ciddi bir bilgi birikimine erişeceğini ifade edebiliriz.

Zafer Saraç

Vedat Milor’den Hayata Dair Paylaşımlar

Hesap Lütfen
Hesap Lütfen

Vedat Milor, bir zamanlar NTV’de düzenli olarak yaptığı yemek programlarıyla geniş kitlelerce tanınır olmuştu. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde, gittiği yerin tanınmış lokantalarını, restoranlarını dolaşarak yemek kültürümüze önemli katkılar yapmıştı. Yemek konusu, uzmanlıklarından sadece birisi aslında. Kendisi, Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Ekonomi mezunu, yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapmış. Sosyoloji eğitimi almış. Bunlarla yetinmemiş Stanford’da Hukuk okumuş. Ülkemizde ve ABD’de öğretim üyeliği yapmış.

Milor, 2021’de ilk baskısını yapan “Hesap Lütfen!” kitabında, kendisiyle yapılmış röportajlardan oluşan bir içerikle karşımızda. Baştan belirtelim, içinde gastronomi konularına, Nusret’e, Ferit Şahenk’in restoranına, yazı başına on bin dolar alan dünyaca tanınmış bir gastronomi uzmanına (…) dair detaylar geçse de bu kitap bir gastronomi kitabı değil. Hayatta insanlara dayatılan bazı değerleri, yaşam tarzları üzerine yapılan zorlamaları, bunların arkasındaki ikiyüzlülüğü, sahtelikleri ve bunlara muhatap olanların yaşadığı ikilemleri, çatışmaları, kitabın ana eksenine alıyor. Yazar, kendi yaşadığı örnekler üzerinden sohbetini akıcı bir şekilde sürdürüyor. Her konuya çözüm bulma iddiasında değil. Tecrübelerini, hayal kırıklıklarını, başarısızlıklarını ve arayışlarında ulaştığı çözümleri, ne yapılması gerektiğini dikte etmeyen bir üslupla aktarıyor. Ömrünün farklı dönemlerinde ABD’de, Avrupa’da ve ülkemizde yaşıyor olması, sorulara verdiği cevaplarda gerçekçi karşılaştırma yapma zeminini kolaylaştırmış. Eserin hitap ettiği kitlenin, değişime, farklı fikirlere açık olan insanlar ve özellikle gençler olduğunu söyleyebiliriz.

Milor, sekiz ana bölüme ayrılan çalışmasında, bireysel olarak görünse de özgüvensizlik ve değersizlik gibi gerçekte toplumsal olan belli sorunların, kültürümüzde mevcut bazı kalıplardan, yargılardan kaynaklandığına değiniyor. Bir insanın ve genelde bir toplumun, aile yaşantısından itibaren nasıl bozulabileceğini sosyo-ekonomik bir perspektiften anlatıyor. Hayatta var olan problemlere rağmen topluma küsüp içe kapanmak yerine özgüvenle ve özsaygıyla üretmeyi, iletişime devam etmeyi, zevk aldığımız uğraşılarla ilgilenmeyi, makul beklentilerle hayata devam etmeyi öğütlüyor. Kitabın ismindeki alt başlığa uygun olarak insanın kendi dengesini bulması noktasında, herkesi memnun etme düşüncesinin hayatı zorlaştırabileceğini, yaşanılan ânı ertelememeyi, öncelikleri (kırmızı çizgileri) iyi belirlemeyi, bunları yaparken de egoist davranmamayı, sağduyulu olmayı salık veriyor.

“Anadilimiz dışında lisanlar bilmek bugün yaşadığımız dünya için olmazsa olmazımızdır. Dünyaya evrensel bir duyguyla adapte olmak adına bilhassa yabancı basını takip etmeli, gezegenimizde neler olup bittiğini farklı kaynaklardan bilgileri kıyaslayarak öğrenmeliyiz. Ülkemiz bilgi ekosistemi açısından dünyanın epey gerisinde ve çoğu zaman manipüle edilmiş kirli bilgilerin ortasında doğruyu ve gerçeği arama savaşı veriyoruz. Yine birçok akademik alanda yerli bilgi kaynağımız kısıtlı; dünyanın bütünüyle değil, yalnızca yaşadığımız yerle iletişimde olduğumuzda, çaresi yok, çağın gerisinde kalıyoruz.” (s. 81)

“Siz, bilmeyenler kadar ses çıkarmadıkça, niteliğinizin farkına varamayacaklar ve anlaşılmadığınızı düşüneceksiniz. Meşgul olduğunuz işler başkalarının gözünde değersizleşecek ve vazgeçilebilir olduğunuzu zannedeceksiniz. Ses çıkartmak derken bağırmayı, gürültü yaparak barbarlaşmayı değil, doğru zaman ve doğru yerde kendini anlatmaktan geri durmamayı kastediyorum. Bilgi sahibi olduğumuza emin olduğumuz her konuda, eğitimini aldığımız alanlarda hödüklerden daha çok ses çıkarmalıyız.” (s. 101)

“Toplum hep tetiktedir. Kendinize uzak kaldığınız her an sizi yönlendirmek için fırsat kollar. Toplumun geneline kalsa hayatın değeri elekten geçirilmiş ve incelmiş zevklerden çok, yalnızca paradan, güzellikten ve güçten ibaretmiş gibi gelir. Oysa her insan zevkleriyle ve seçimleriyle özneldir.” (s. 167)

“Evrensel ölçütler olmazsa birçok konuda yerimizde sayarız. İnsan hakları, devlet yapısı, tarıma yaklaşım gibi konulara bakışımız evrensel olmalı. Bir yandan da yerel güzelliklerimizi keşfedip bu alanlarda taklitçilikten uzak durarak bu güzellikleri sahiplenmeli ve onlar uğruna inat etmeliyiz.” (s. 297)

Mesele basitçe şudur: Doğru insana doğru iş verilmeli. Doğru insanı doğru iş için bulsanız bile bu sistem değişmedikçe, gelir kaynakları değişmedikçe, devlet yapısı değişmedikçe doğru insan ya bir süre sonra havlu atacaktır ya da bozulacaktır ve umursamaz hâle gelip yine kendi emeğine yabancılaşacaktır. Devlet yapısı üzerinde temel değişikliklere gidilmedikçe tufeyli (asalak) sınıfına karşı mücadele yalnızca bireylere indirgeniyor. Bu toplumda iyi tufeyli olan başarıyor ve sonuç alıyor.” (s. 307)

İlber Ortaylı’nın “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” ve Doğan Cüceloğlu’nun “Var mısın?” örneklerinde olduğu gibi eserin sonunda Milor’ü etkileyen kitaplar ve filmler sıralanmış: Tutunamayanlar, Suç ve Ceza, Tokyo Hikâyesi, Özgürlük Hayaleti bunlardan bir kısmı.

Kronik Kitap’tan çıkan “Hesap Lütfen!” için Nurhak Kaya’nın soruları hazırlarken ciddi bir çalışma yapmış olduğunu, eserin akıcı olmasında, kurgunun başarılı ilerlemesinde ciddi bir emek harcadığını vurgulamak gerekir.

Zübeyr Yıldırım

Başarı Madalyonlarının Arka Yüzü

Outliers
Outliers

Kitap ilk bakışta isminden ötürü, başarılı insanlar hakkında yazılmış bilindik kitapların herkesin ezberden söyleyebileceği savlarını anlatıyor sanılabilir. Evet, tüm başarıların ardında ezberden söyleyebileceğimiz: çok çalışma, yeteneğini doğru kullanma, yılmama vs. gibi unsurlar muhakkak yer alıyor. Fakat çokça ihmal edilen, belki de bilinçli olarak ihmal ettiğimiz başkaca şeyler de var.

Hayatta sıfırdan başlayıp, bir şeyler için didinip başarı elde etme hikâyeleri; -hatta işi biraz zor getirelim- bir şeyler için didinip de başaramadıktan sonra yılmayıp tekrar didinip başarı elde etme hikayeleri; -yetti mi yetmedi biraz daha çetrefilli olsun- didinip başaramayıp yenilmek, biraz daha didinip yine yenilip ama daha güzel yenilip bir daha didinip çok daha güzel yenilme hikayeleri hep tatlı gelir. Hepimiz bu hikâyelerle büyüdük, hepimize genellikle çabanın tek başına yeterli olduğu hikayeler anlatıldı motive olmamız için. Tabii çabanın kutsanmasının kapitalist propaganda öğretisi olarak da ayrı bir yeri muhakkak var, ancak buna bu yorumda girmeyeceğim. Öğretmen öğrencisini, patron işçisini, arkadaş arkadaşını, TED konuşmacısı üniversite mezunu işsizleri bu hikâyelerle motive etmeyi denedi bunca zaman. Bunlar elbette ki iyi niyetli anlatılardı. Azimli olmaya teşvik etmek elbette güzel ve de olmazsa olmazdır. Fakat bir yerde gerçekçi olmak gerek. Dünyada yüzbinlerce insan çocukluktan itibaren “çizginin dışındakilerden” olabilmek için didiniyor fakat bu payeyi alabilmiş olanların sayısı çok çok az. Senenin hangi ayında, hatta doğduğunuz ayın hangi gününde doğduğunuz, IQ puanınızın sayıca kaçın üstünde olduğu ve hatta kaç puanın altında olduğu (belli bir puanın altında olması da kitapta anlatılan hikâyeye göre avantaj teşkil edebiliyor), ailenizin mensup olduğu sosyo-ekonomik sınıf, kültürel kökenleriniz, doğmuş olduğunuz yüzyılın hangi çeyreğinde gençliğinizi yaşadığınız vs. birçok etken, en az gösterdiğiniz çaba kadar “çizginin dışında” olabilme ihtimalinizi etkiliyor. Ayrıca yaşadığımız çağda artık bu tek başına çabayı kutsayan hikayelerin motivasyondan ziyade insanda yetersizlik psikolojisini tetiklediğini görür olduk. Bu kitap, işte başarı konusunda madalyonun arka yüzünü göstermeyi hedefliyor ve büyük ölçüde başarıyor. Başarı, aslında ihmal ettiğimiz çokça diğer etmenlerin de içinde bulunduğu bir bileşim. Yazar, kitapta bu tanımdan öte bir mesaj kaygısı gütmeksizin dengeli bir anlatım yoluna gitmiş. Bu eser ne başarısızlığa dair bir olumlama, ne de çizginin dışındaki insanların başarılarına dair bir küçümseme içeriyor. Sadece realiteleri ortaya koyuyor. Herhangi bir didaktisizm ve mesaj kaygısı yok. Çıkarılması gereken bir ders varsa onu da okura bırakıyor. En çok da bu yanını sevdim. Ve okumanın bana kazandırdığı en güzel şeylerden biri: kendimi yeterliliklerim konusunda değerlendirirken daha gerçekçi ve ölçülü olmam gerektiğini anlamam oldu. Kitabın doğrudan mesaj vermemesi, didaktik olmaması ama dersler çıkarma adına çokça malzeme sunması da okura ihtiyacı olan şeyi kendi kendine bulma özgürlüğü veriyor.

Yazarın anlattığı her bir faktör için seçtiği insanlar ve hayatlar çok isabetli olmuş. Bunların ayrıca birbirinden çok farklı alanlarda uğraşlar vermiş kişiler olması anlatıma büyük ölçüde zenginlik katmış. Çok incelikli bir derleme. Ayrıca birbiriyle çok benzer şeyleri anlatmasına rağmen üslubu sıkmıyor, tekdüze gitmiyor: bu, bu türden metinler için önemli bir yazar başarısıdır. Çeviriyi de ayrıca güzel buldum. Yalnızca yayınevinin kitabın yazı boyutunu biraz daha büyük olarak basmasını dilerdim.

Başarı konusunda saplantıları olduğunu düşünen yahut kendisini yetersiz bulmaya meyilli olan kimselerin, hatta herkesin bu kitabı en az bir kere okumasını öneririm. Ayrıca kitaba giriş kısmında anlatılan Roseto hikâyesi de çok etkileyici. Kitabın ana fikrinden bağımsız ama çarpıcı ve dost meclislerinde anlatıldığında güzel bir etki uyandıracak ve dikkatleri üzerinize çekecek bir hikâye. Kitabı beğenmeseydim bile sırf o hikâyeye rastlamam “kitabı iyi ki okumuşum” diyebilmem için yeterli olurdu. Gladwell bu kitabında herkesin kanıksadığı bazı meselelere, tabir yerindeyse “galat-ı meşhur olgulara” biraz daha yukarıdan ve geniş perspektiften bakabildiğini ortaya koymuş. Eminim ki birçok okurda da diğer kitaplarına dair bir tecessüs uyandıracaktır bende uyandırdığı gibi.

Hüseyin Furkan Karamekik

“Derler ki, uzun zaman önce bir cadı yaşarmış bu ormanda.”

Cadının Yüreği
Cadının Yüreği

Genevieve Gornichec hakkında çok detaylı bilgiye ulaşamamış olsam da kendisinin tarihçi olduğunu ve Vikingler üzerine çalıştığını görebildim. Dolayısıyla, Kuzey Avrupa mitlerinin de çalışma evrenine girdiğini söyleyebiliriz. Bu durum okuduğumuz/okuyacağımız kitabın, işin mutfağından gelen biri tarafından yazıldığını anlamamız için yeterlidir. Öte yandan, ben bir edebiyat yahut roman eleştirmeni olmadığım için aşağıdaki yorumları yalnızca meraklı bir okurun düşünceleri olarak yorumlamanızı rica edeceğim. Son bir not olarak ise “spoiler” vermemek adına kitabı genel hatlarıyla yorumlamaya çalışacağımı da belirtmek isterim. Keyifli okumalar!

Kitaba gelecek olursak… Nereden başlasam bilemiyorum. Daha önce benzer yapıda 3 kitap okumuş olmama karşın (Ben Kirke – Kızların Suskunluğu – Akhilleus’un Şarkısı) ben de çok ayrı bir etki yarattı. Ben, bu tip kitapları bir “yeniden okuma” olarak yorumluyorum. Zira ana hikayelerde, destanlarda kıyıda köşede kalmış, çok tanınmayan isimlerin ardına bir bakış atma noktasında bu saydığım kitaplar oldukça başarılı çalışmalardır. Bu bakış sırasında meşhur diğer karakterlerin de romanın evreni içerisinde yer alması, ciddi anlamda keyifli bir okuma sunması açısından önemlidir.

Bugün İskandinav Mitolojisi yahut Yunan Mitolojisi hakkında hemen herkesin belki az, belki de çok bir şeyler bildiğini varsayıyorum. Ancak bu bildiklerimiz genellikle erkek egemen bir dünyanın günümüze ulaşan iz düşümleri. Akhilleus’u, Hector’u, Odin’i, Thor’u yahut Loki’yi vs. biliyoruz. Üstelik bunları film sanayileri vasıtasıyla bambaşka şekillere sokuyoruz. Peki ya kadınlar? Kadın karakterlerin (Tanrı değillerse) hayatları hakkında her zaman olduğundan çok daha şanssız bir konumdayız. Ayrıca günümüze kadar ulaşmayı başaran bu destanlar, çoğu zaman eksik veya bir kısmı kayıp bir yapı arz etmektedir. Bu yapıyı bir yapbozun bütünü olarak düşünecek olursak, epey bir parçanın eksik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yani günümüze ismi dışında herhangi bir bakiye bırakmayan birçok karakter bulunmaktadır. İşte bunlardan biri de “Angrboda” namı diyar Yaşlı Cadı’dır. Yazarın kitabın sonuna eklediği küçük bir bölüm olan sözlük kısmında da belirtildiği gibi, Angrboda hakkında günümüze ulaşanlar yalnızca birkaç kısa mısradan ibarettir. Ancak, yazar (hemen künye kısmından da görüleceği üzere) bu kısıtlı materyalden 300 küsür sayfalık bir metin yazmayı başarmıştır. Dolayısıyla yazarımızın tarihçi kökeni, yukarıda saydığım eksiklikler ve kayıpları bilinenler üzerinden yeniden inşa etmesine olanak tanımıştır.

Kitap, bilinen İskandinav Mitolojisi ve popüler evreni üzerine inşa edilmiştir. Odin, Thor, Loki, Freya, Skadi vb. birçok tanrı, kitabın içerisinde bilinen mitolojideki konumlarıyla tutarlı bir biçimde anlatılmaktadır. Elbette bu bir roman olduğu için ve evrenin birçok kısmı eksik olduğundan yazarımız, yapbozun eksik kısımlarını kendince doldurmuş ve bence muhteşem bir iş çıkarmış. Açıkçası ilk sayfalarda daha önce okuduğum kitaplardaki kadar heyecanlanacağımı hatta üzüleceğimi düşünmemiştim ancak kitabın özellikle sonu Ragnarök gibi bir yok oluş öncesinde boğazınızı düğümleyebilir!

Sonuç olarak, yazarın anlatımı, kitabın olay örgüsü, evreni ve karakterleri muhteşem bir uyumla harmanlanmış. Kitabı orijinal dili ile kıyaslamadım ancak kitabı okuduktan sonra hissettiklerimi sağlayabildiğine göre çevirinin de başarılı olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan kapak tasarımı, kağıt kalitesi vb. konularda harika bir iş çıkarılmış. Kitabın sonuna eklenen “sözlük” kısmı sayesinde mitolojiye hâkim olmayan okuyucuların da bütün soru işaretleri giderilmiş. Elbette, öncesinde ilgili konular hakkında yazılmış bazı temel kitapları okumak, yazarın anlatımı sırasında neleri değiştirdiğini yahut farklı yorumlandığını görmek noktasında da fayda sağlayabilir.

Berk Ulubeli

Tanpınar’ın Modernizm Karşısındaki Temkinli Duruşu: Beş Şehir

Beş Şehir
Beş Şehir

20.yüzyılın ilk yıllarında doğan Ahmet Hamdi Tanpınar, şair, yazar, edebiyat tarihçisi, akademisyen ve siyasetçidir. Kadı olan babasının görevi nedeniyle çocukluk ve ilk gençlik yıllarını çok farklı şehirlerde geçirmiştir. Tanpınar’ın yaşamının ilk yıllarında tanıştığı farklı kültürler, düşünce dünyasında ve eserlerinde büyük yer etmiştir. İlk kez 1941 yılında Ülkü mecmuasında dizi olarak yayınlanan şehir anlatıları, 1946’da Konya’nın da eklenmesiyle Beş Şehir olarak kitaplaştırılmıştır ve kitap zaman içinde pek çok düzenlemeden geçmiştir. Ağustos 1976’da Dergâh Yayınları’ndan ilk baskısı yayınlanan Beş Şehir, 2023 yılı itibariyle 57. Baskısı ile okurlara sunulmuştur.

Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden olan Tanpınar’ın Beş Şehir adlı eseri çocukluğunda yaşadığı Ergani – Madeni, Sinop, Kerkük ve Musul gibi babasının görevi sebebiyle bulunmak zorunda olduğu topraklarda geçmez. Beş Şehir Tanpınar’ın öğretmenlik yaptığı dört şehir ve Bursa’da geçer. Tanpınar, Cumhuriyetin ilk yılında, henüz 21 yaşındayken Erzurum’da edebiyat öğretmenliğine başlar. Üç yıl sonra 1926’da Konya Lisesinde, 1927’de Ankara Lisesinde, 1930’da Ankara Gazi Terbiye Enstitüsünde ve 1932’de İstanbul’daki Kadıköy Lisesinde öğretmenlik yapar. Beş Şehir tam da bu şehirlere yaptığı ziyaretlerin ve entelektüel birikiminin tortusudur. Beş Şehir’de Tanpınar’ın deneyimleri öğretmenlik dönemlerinin aksine akronolojik olarak, Ankara, Erzurum, Konya, Bursa’da Zaman ve İstanbul olarak verilir.

Beş Şehir salt bir seyahatnâme yahut gezi yazıları dizisi değildir. Tanpınar sıklıkla Evliya Çelebi’ye atıflarda bulunsa da ne Tanpınar bir gezgin, ne de Beş Şehir bir gezi anlatısıdır. Bu bakımdan deneme sınıfında değerlendirilmesi daha doğrudur. Tanpınar, Beş Şehir’de, tarih, zaman, mekan, sanat ışığıyla, sosyolojik unsurları ve kendi deneyimlerini birleştirmiş ve bu birleşim tam da bu topraklar için kritik bir dönem olan Cumhuriyet döneminde meydana gelmiştir.

Beş Şehir, ilk olarak Ankara’nın Milli Mücadele yılları sonrasında yıpranmış ve yeniden doğmayı bekleyen hali ile başlar. Ankara yalnız Cumhuriyet’in başkenti değildir elbette, bedenini bu toprakların oluşturduğu Kibele, kaç nesil emzirmiştir kim bilir dolu dolu göğüsleriyle. Tanpınar’ın kitapta görece daha az yer verdiği Ankara yepyeni bir gün doğumunu izlemeye davet ederken, seyre durulacak kul yapılarından uzaktır aynı zamanda. Haliyle yazarın, “Fakat Osmanlı hiçbir zaman Selçuk gibi yapıcı olmadı.” eleştirisi dikkate değerdir.

Erzurum, Tanpınar’ın ilk kez gittiği bir şehir olmasa da genç öğretmen için çok önemli bir karşılaşma mekânıdır: Ata ile tanışma. Kurtuluş Savaşı’nda kilit öneme sahip, yüksek rakımlı Erzurum’da Tanpınar diğer şehirlere nazaran daha çok insana odaklıdır. Pek çok kültürü birleştiren Erzurum’un savaş kalıntısı insanlarının türlü maceralarla bir Odysseius gibi dönüşüne, halkın kast içindeki varlık biçimlerine, mimari ve sözlü sanatlarına değinir Tanpınar. Billur Piyale ve Yemen türküsü sözlü sanatta en güzel örneklerdendir. Savaşın yaralarını henüz saran Erzurum bir de depremle sarsılır. Bu korkunç kaderi yenecek yine Erzurum’un ruhu bütün halkıdır. Ve Ata asla yalnız bırakmaz Kurtuluş şehrini. Genç ve heyecanlı Tanpınar’a kilit sualler yöneltir Mustafa Kemal Atatürk. Kitabın bu bölümüne özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir, çünkü Tanpınar’ın “yeniye karşı beslenen iştiyak” tabirini en iyi Atatürk ile karşılaşmasıyla hissedebiliriz.

Anadolu’nun yüksek ruhlu şehirlerinden Konya’dır üçüncü şehir. Konya hem Selçuk mimari hazineleri hem de Mevlânâ, Şems, Yunus üçgeniyle ele alınarak Tanpınar’ın nefis anlatımına mahzar olan bir şehirdir. Ama yetmez, Tanpınar’a büyük hayranlık beslemeye itecek bir de halkın sesi vardır. Konya Hapishanesi’nden yüzünü bile görmediği kadın mahkumların çığırdığı “Gesi bağlarında bir top gülüm var” türküsü…

Eğer Tanpınar bir tek şehir ile yetinseydi bu şehir kesinlikle Bursa olurdu. Beş Şehir’in en güzel ve İstanbul’dan sonra en geniş hacim kaplayan ancak İstanbul’dan da önemli bölümü: Bursa’da Zaman’dır. “Bursa’da ikinci bir zaman daha vardır.”

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.”

Bursa’da Zaman şiirinin bir çözümlemesidir adeta şehrin anlatımı. Eski Osmanlı başkenti Bursa, doğanın büyük bir şans bahşettiği ve Osmanlı’nın fetih ruhuyla özenle inşa ettiği büyük bir sanat eseridir. Tanpınar’ın modernleşme arifesinde çektiği sancıların bir bir yansıtıldığı satırlar Bursa’da geçer. Bursa hem mimarisi hem kültürel altyapısı ile Türkiye’de bulunan yabancı gezginlerde dahi gizlenemez bir hayranlık bırakır. Andre Gide bunlardan biridir. Gide nedeni bilinmez bir şekilde İstanbul güzelliğini yadsırken Bursa’da hislerini saklayamaz. Yeşil Camii için : “zekânın kemal hâlinde sıhhati” der. Tanpınar’ın Erzurum’daki yeni eğitim sistemi için hevesli halini Bursa’da eski sanat eserleri karşısında hüzne dönüşmüş olarak buluruz. Türkiye’de zaman bir şehir olsaydı, hakikaten Bursa olurdu. İlk kez Bursa’yla karşılaşan herkesin hissedebileceği gibi…

Beş Şehir’in sonuncusu ve en çok yer verilen bir diğer Osmanlı başkenti İstanbul. İstanbul’da hem bir tarih yolculuğuna çıkarır Tanpınar hem de kendisi için çok önemli olan kültürel dünyasına şekil veren yüzlerle tanıştırır okurları. İstanbul bir devlet başkenti olduğu kadar kültür başkentidir. Yaşadığı savaşlar, fetihler, depremler, yangınlar şehrin yüzünü çok defa değiştirse de İstanbul daima güzeldir: “Çünkü, İstanbul sadece abide ve âbidemsi eserlerin bol olduğu şehir değildir. Şehrin tabiatı bu eserlerin görünmesine ayrıca yardım eder. İstanbul her süsün, her kumaşın kendisine yaraştığı, ayrı ayrı hususiyetlerini açtığı o cömert yaratılışlı güzellere benzer.”

Beş Şehir Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tarihsel ve sanatsal bakış açılarının edebi ustalıkla perçinlendiği önemli bir deneme. Tanpınar eserinde bu ülkenin önemli şehirleri ile Malazgirt’ten Cumhuriyet’e aldığı yolları, kazanımlarını, inşa ettiklerini, yitirdiklerini, göğsünde beslediği yüzlerce sanatkârı, daima yoksul halkını güçlü diliyle aktarıyor. Doğunun ve batının sanatını içmiş olan yazar, mitolojik imgelemelerle zenginleştirdiği olayları resmin ve müziğin daima canlanıverdiği bir gökyüzüne taşıyor. Eserinde Türkiye’ye gelen pek çok gezgin ve sanatçıdan, Evliya Çelebi, Lamartine, Gide, Théophile Gauter, Lady Craven, Pierre Loti’nin izlenimlerine de değinen Tanpınar bu ülkenin tam anlamıyla farkında olan bir ferdi.

Bugün, Tanpınar’ın kültürel perspektifi ile yitirilen zaman mı yoksa zamanla yitirdiklerimiz midir? sorusunu soruyorum. Beş Şehir, güçlü bir mirasla yeniden doğmaya çalışan bir milletin yitirildiği düşünülen ruhu için yazılmış bir modernizm ön eleştirisi. Bu eleştirinin göz ardı edildiğini bugün görüyor olsak da hâlâ bize söyleyecekleri var. Ve Tanpınar ne geçmişin özlemini duyuyor ne de yenilikten korkuyor. Tanpınar’ın en büyük korkusu ruhun yitirilmesi ve ruh, ne zamanın içinde, ne de büsbütün dışında. Ve İnsanlık Babil kulelerinden hiçbir zaman vazgeçmiyor. Neticede Tanpınar tam anlamıyla bir huzursuz ve bu sayede Beş Şehir gibi muazzam bir eseri okuyabiliyoruz.

Beş Şehir son derece yoğun bir kitap; çok kez karşılaştığım yorumlarda Tanpınar dilinin ağırlığından bahsederek okurlar uyarılıyor haklı olarak. Tanpınar’ın güçlü sözcük hazinesiyle son derece lezzetli bir anlatımı var ve genç yaşlardaki okurların da korkmadan bu serüvene katılmalarını öneririm. Pek çok kelimede tökezlenilecektir ancak ayağa çok daha güçlü kalkılacağına eminim. Tanpınar’ın Beş Şehir’inin mutlaka okunması gerekiyor, özellikle gençlerin. Günümüzde artan imkânlarla yurtiçi ve yurtdışı gezginlerinin sayısı günden güne çoğalırken, tam da Tanpınar’ın geçmiş özlemini duyacağımız pek çok aksi durum da bulunmakta. Ruhunu yitiren şehirler kadar ruhsuzca gezen insanlar… Sırf birkaç fotoğraf için anı yaşayamadan ve gerçek bir anı biriktiremeden tüketen insanların, dijital hafızaları yok oluverdiğinde geriye hiçbir şey kalmayacak belki de. Tanpınar, deneyimleriyle çok önemli bir yol gösterici. Bir şehri anlamak için ne kadar zaman gerekir? Anlamak için çabalarken geriye baktığımızda zamanın sildikleri ile karşılaşmayacak mıyız yine? Zaman büyük bir silgi ve ruhsuz insanlar da onu çok iyi kullanıyor. Ve ben hâlâ deneyimlerin özgül ağırlığına inananlardanım.

Tanpınar’ın diğer eserlerinde de gördüğümüz modernizm karşısındaki çürük duruşa getirdiği eleştirisi Beş Şehir; bir yitirilen zamana sıkışmışlık başyapıtı. Her daim okunacak, bizim gerçeğimiz.

Betül Bozkurt

Orta Çağımız yoktu fakat neyimiz vardı ve bugüne ne kadarını taşıyabildik?

Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?
Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” haklı sorusu; İslam coğrafyasına ve İslam inancına gönül verenlere geçici bir özgüven ve tarihi gurur yaşatsa da devam eden süreçte, yeni bir çağa ayak uydurulamadığı, Orta Çağ’ı kapatıp, yeni bir çağı açan Fatih Sultan Mehmet döneminin devamında da her yönden kayıplara sürüklendiği ortadadır. Demek ki, bir devri “açmak” veya “kapatmakla” istenilen sonuç alınamıyormuş.

El Kindî, İbn Rüşd, İbn Haldun, Farabi, İbni Sina, Hârezmî vd. İslam düşünürleri; yaşadığı döneme, felsefe ve fen bilimleri alanında büyük katkılar sağlamış, eserleri diğer Avrupa dillerine de çevrilerek üniversitelerde okutulmuştur. Fakat düşünce ve çalışmaları; bazı din alimleri tarafından, dine aykırı/sakıncalı bulunarak, küfürle itham edilmişlerdir. Gözü kör edilen, canından olanların da olduğu bu devirde; büyük bir kırılma yaşanmış, bilim, düşünce, kültür ve sanat çalışmaları gerilemiştir. Yakılan orijinal kitapların ancak Avrupa’da yabancı dillerdeki nüshalarına ulaşılabilmiştir. Bu da gösteriyor ki; Avrupa Orta Çağı terk etmiş, bizler de gönüllü olarak kabul etmişiz. Aralarındaki din, mezhep, güç ve iktidar kavgaları, orta çağ zihniyetinin ürünüydü. Savaşarak, öldürerek, dışlayarak birbirlerini yenemeyeceklerinin farkına vardıklarında; sorunu Avrupa Birliği organizasyonuyla çözmüşlerdir. Devamında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Savaş Suçları Mahkemesi ve BM teşkilatıyla; bilim, felsefe, demokrasi ve hukukun üstünlüğü; evrensellik, toplumsallık, resmiyet ve meşruiyet kazanmıştır.

İslam alemi, Orta Doğu ve bir kısım Asya ülkeleri; bu tür girişimleri gerçekleştirecek ortak bir bilince ulaşamadıklarından; adeta Orta Çağ’dan kalan düşünce mirasını bile paylaşmakta ayrışıyorlar. Bundan dolayıdır ki; slogan, kavram ve tarihi gerçekler; günümüze neyi taşıdığıyla anılır, anlam bulur.

Yaşantımıza, kazanımlarımıza, birikimimize, güvenlik ve refahımıza kattığıyla gözlemlenir ve tartılır. “Bizim inancımızda orta çağ yoktu” gerçeğine sığınmak, bizi sorumluluk ve sosyal ödevlerimizden muaf tutmuyor. “Yoktuysa o zaman ne vardı, bugüne ne taşıdı,” diye sorulduğunda, göğsümüzü gere gere cevap veremiyorsak, hatalıyız, ihmalkârız, kusurluyuz demektir.

İşte bu 162 sayfalık kitap; Alman asıllı, Prof. Dr. Thomas Bauer tarafından yazılmıştır. Arap dili ve edebiyatı, İslam tarihi alanlarındaki akademik araştırmalarını sürdürmektedir. Kitabında bu konuları, derinlemesine irdelemiştir.

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” sorusunun cevabı olarak; kitabın 143. sayfasında, 7 neden şöyle açıklanmıştır. Genel olarak “Orta Çağ”, özel olarak da “İslami Orta Çağ” terimlerinin kullanılmasından neden kaçınılması gerektiğine dair yedi neden belirtilmiştir: “İslami Orta Çağ” terimi: (1) belirsizdir, (2) hatalı çıkarımlara teşvik eder, (3) olumsuz çağrışımlarından sıyrılamaz ve bu nedenle sıklıkla karalayıcı olarak kullanılır, (4) İslam dünyasını egzotikleştirir, (5) ve aynı zamanda onu sömürerek tahakküm altına alır, (6) Nesnel bir temeli yoktur, çünkü Avrupa ve Ön Asya’da Geç Antik Çağ’daki dönüşüm süreçleri oldukça farklı ve çoğu zaman tutarsızdır, ve (7) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engeller.

Bu anlatımların gerek ve gerçeklerini kitapta detaylı okuduktan sonra; yeni bir yol haritası çizmemiz, herkesin kabulleneceği bir melodi notası yazmamız kaçınılmazdır. Bu tür eserler; gözümüzün içine baka baka, bize çok önemli uyarılar yapıyor.

Okuyup, anlayanı, anlatanı, uygulayanı bol olsun diliyorum.

Ali Riza Malkoç