Masallar Bizi Ayakta mı Uyuttu?

Kurt, Kırmızı Başlıklı Kız’ı güzelce midesine indiriyor. Küçük Denizkızı yaşadıklarına dayanamayıp canına kıyıyor. Uyuyan Güzel nihayet gözlerini açtığında mutlu bir hayat yerine engereklerle, akreplerle dolu bir kuyuya atılıyor. Güzel ve Çirkin’de, Güzel’in babası biricik kızını Çirkin’e, kendi canına karşılık teslim ediyor. Bu da bir şey mi… Goldilocks ve Üç Ayı masalında Goldilocks yaşlı bir nine ve masalın sonunda zindanda çürüyor. Bütün bu korkunç olaylar, masallara ve onların mutlu sonlarına yakışmıyor değil mi? Bizce de öyle. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de Kraliçe’nin kızgın demirden ayakkabılar giyerek sonsuza kadar dans etme cezasına çarptırılması bir yere kadar anlaşılabilir tabii. Fakat Parmak Kız’ın bir nilüferin üzerinde susuz kalması dayanılır gibi değil. Bildiğimiz masalların yeniden yazma örneği gibi görünse de sıraladıklarımız yalnızca masalların özgün sonlarına birer örnek.

masal kahramanları
masal kahramanları
masal kahramanları
masal kahramanları

Bizim okul sıralarında okuduğumuz, annemizin veya babamızın sesinden dinleyerek uykuya geçtiğimiz masalların sonları bambaşkaydı elbette. Masallar bizi ayakta uyutmuş gibi hissettiren bu özgün sonlar bize bir şeyi anlatıyor: Masallar zaman içinde bir ölçüde çocuklar için katlanılabilir hâle getirildi.

Sözlü kültürün en kıymetli parçalarından biri olan masalların, uzun yıllar boyunca çocuklar için değil büyükler için derlendiği ve anlatıldığı biliniyor. Hatta bugün Batı masallarının hatırı sayılır bir bölümünü derleyen Grimm Kardeşler’in masalları bucak bucak gezerek değil, aristokrat ailelere mensup kişilerden dinlediği de sır değil. Nitekim masallar çocuklar için herhangi bir değişime uğramadan yayımlanır.

Grimm Kardeşler’in kitabında da koyunların gözlerinin oyulduğu, kralların hizmetçilerini beş ayrı parçaya böldürttüğü masallara rastlanır. Charles Perrault ve Hans Christian Anderson da derledikleri masalları çocuklar için yumuşatır. Jean de La Fountaine ise dünyanın dört bir yanından fabl derleyip onları şiirsel bir üslupla yayımlayan isim olur.

Her Dönemin Anlatısı O Döneme Has

Klasik halk masallarının dönüşümünü anlatmak için uzaklara gitmeye gerek yok aslında. Bu toprakların muzip ve az biraz da hergele çocuğu Keloğlan’ın ilk yazılı kaynaklara geçen hâlindeki olaylar yetişkinlere bile ağır gelecek cinsten. Billur Köşk Masalları’nda da kuyuya atılan sultanlara, yakılan cariyelere, efsunlanmış şehzadelere rastlamak mümkün. Eflatun Cem Güney, Keloğlan’dan Köroğlu’na kadar pek çok kahramanın başından geçenleri uygunsuz unsurlardan arındıran isim olur. Modern zamanlara ait bir ayrım olan çocuğa görelik kavramı masallar kadar eski değil. Üsküdar Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü Öğretim Üyesi – Yazar Elif Konar Özkan tam da bu yüzden her dönemin masallarının, sözlü kültür öğelerinin ya da hikâyelerinin o döneme has olduğunu dikkatimize sunuyor. Jean Jacques Rousseau tarafından kaleme alınan ve pedagojik unsurları barındıran ilk eser olarak kabul edilen Emile yazılalı yalnızca iki yüz elli sene oldu örneğin. Romanda bir çocuğun nasıl yetiştirilmesi gerektiğini, ona nasıl davranacağımızı dahası nasıl besleneceğini dahi satır aralarında görürüz. Düşünürün kendi çocuklarını yetimhaneye vermesi de bir çelişkiden çok daha fazla anlam içeriyor.

Modern zamanlara ait çocuğa uygunluk, çocuğa görelik gibi kavramların henüz var olmadığı o zamanlardan bugüne çok şey değişti. Her masalın, her ibretli öykünün, alegorinin, şiirin ya da hayvan hikâyesinin okuma materyali olarak çocuğa verilip verilmeyeceğine karar vermek de iyi okuyuculara kalıyor.

Her Okura Masal: Orhan Veli’den La Fountane’in Masalları

Orhan Veli Kanık’ın kelimeleriyle Türkçeye geçen La Fountaine’in Masalları kitabının önsözünde büyük şair şöyle diyor: “Bu kitapta okuyacağınız şiirleri gerçi sizler için tercüme ettim. Ama hiçbir zaman onları çocukça bulmadım. Zaten sizi de küçük görmüyorum.”

La Fontaine'in Masalları
La Fontaine’in Masalları
Kızılderili Masalları
Kızılderili Masalları

“Düşmanlarından Çalacağın Ateş Çocuklarını Isıtır”

Kızılderililerin yaşama sanatı, acıya karşılama, zorluklarla mücadele etme biçimi dikkate değer görülmeye devam ediyor. Saltokur’dan çıkan Kızılderili Masalları, geçmişle geleceği birbirine bağlayan mitler, efsaneler ve aforizmalarla süslü.

Eflatun Cem Güney: “Gönlünüz Gül Olup Açsın Diliniz Bülbül Olup Şakısın”

“Masalcı Baba” adıyla andığımız, Türk masallarının derleyicisi Eflatun Cem Güney’in Evvel Zaman içinde eseri, bu topraklara ait masalların en duru hâlini içeriyor.

Evvel Zaman İçinde
Evvel Zaman İçinde

Rubaiyat ile Kesişen Hayatlar…

Semerkant
Semerkant

Amin Maalouf, 1949 Lübnan doğumlu, uzun bir kariyer yolculuğu sırasında hayatının bir kısmını kitap yazmaya ayırmış bir kişiliğe sahiptir. Benim ele alacak olduğum Semerkant romanının, ilk olarak 1988’de yayımlanmasının ardından 1993 yılında dilimize kazandırıldığı bilinmektedir. Benim edinmiş olduğum kitap 101. baskısı olmakla birlikte, aslında epey tercih edilen popüler bir kitap olduğunu da gösteriyor.

“Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant’ın üzerinde!
Değil mi ki o yeryüzüne ecesi?
Alıp tüm diğer kentlerin yazgı iplerini ellerine,
Çıkmamış mı hepsinin üstüne o mağrur?” (E. Allan Poe, s. 9)

İki bölümden oluşan roman, 1072 yılında, Ömer Hayyam’ın Semerkant’a geleli pek uzun zaman olmadığı bir vakitte başlıyor. Hayyam, o zamanlar 24 yaşındaydı. Genç yaşlarda olmasına rağmen bilginliği ile dillere destan olmuştu. Buradan sonra Hayyam’ı ve Hayyam’ın dünyasını tanımaya başlıyorsunuz. İlk sayfalarda dahi, dilinin akıcılığı dolayısıyla elinizden düşürmeden okuyabileceğinizi gösteriyor. Hayyam’ın en ünlü eseri, Rubaiyat yazmasının da bu olayın neticesinde ortaya çıkacağı önbilgisi de veriliyor. Böyle yüksek heyecanla başlayan roman, Kadı Ebu Tahir ile tanıştıktan sonra genişleyerek devam ediyor. Bu tanışmanın ardından Kadı, Hayyam’a üzerinde tavus kuyruğu biçiminde oymalar bulunan, sert deriden imal edilen defteri hediye etti. Bu defter yalnızca iki yüz elli altı boş sayfadan oluşuyordu ve Kadı, Hayyam’ın mısralarını bu deftere kendisini de düşünerek yazmasını istedi. Hayyam da zaman zaman o defterin sayfalarını rubaileriyle doldurmaya başlamıştır. İşte, Hayyam’ın dünyanın en özgün eserlerinden birini kaleme almaya teşvik edilişinin hikayesi…

Ebu Tahir ile Hayyam, Semerkant’a gelen hükümdar Nasır Han’ın huzuruna çıkmışlardı. Tam da o sırada, Hayyam’ın aklı orada tanıştığı kadın şair Cihan ile meşguldü ve romanın akışı Hayyam’ın duygularıyla da doldurularak devam ediyordu. Bu süreçte Selçukluların ismi duyuluyordu. Hatta, “Selçuklular böyledir işte, dedi Hayyam, kâh dinsiz imansız çapulcular, kâh aydınlık hükümdarlar olurlar, ellerinden hem her türlü alçaklık gelir hem de her türlü soylu davranış” (s. 51) cümleleriyle de onları tanıtıyordu. Bu cümlelerden Selçukluları sevmedikleri yargısı da çıkarılabilir. Devamında Sultan Alparslan’ın ölüm haberi geldi.

“Her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye,
Altınları, gümüşleri ile övünmeye.
Tam işleri dilediği gibi düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.” (s. 61)

Bunun üzerine Nâsır Han, taziyelerini bildirmek amacıyla Ebu Tahir’e bir grupla birlikte yola çıkmasını talep etti. Ömer de bu grubun içinde yer alarak onlarla yola çıkmıştır. Oraya ulaştıklarında vezir Nizamülmülk ile tanışırlar. Nizam, Hayyam’ı Isfahan’a davet etti. Bu davetin ardından Hayyam’ın sosyal ağı daha da genişlemişti ve Hasan Sabbah ile de bu yolda tanıştı. Hayyam, Isfahan’a varıp Nizam’ın huzuruna çıktığında, kendisinden sahib-i haber olması talep edilmişti. Hayyam, kendisinin bir ilim insanı olduğunu ve bu işi yapamayacağını belirterek talebi reddetmiştir. Kendisi yerine Hasan Sabbah’ı bu iş için tavsiye etmişti. Ancak Hasan Sabbah bu görevini kötüye kullanması ve Nizam ile Melikşah arasına nifak tohumları ekmek için kullanıyordu. Görevini kötüye kullandığı anlaşıldığında, Melikşah Sabbah’ı idam ile cezalandırmak istese de, Hayyam’ın Sultan’a ricası neticesinde sürgün ile bölgeden uzaklaştırıldığı ifade edilir. Hasan Sabbah Selçukluların elinden kurtulur kurtulmaz intikamını alacaktı… İnsanlık o güne dek böylesini ne işitmiş ne de görmüştü: Haşşaşiyun/Assassins Tarikatı. (s. 116)

Sabbah, Alamut Kalesi’ni satın alarak burayı kendisine üs yapmıştı. Bu sırada Nizam ile saray arasında da çatışmalar yaşanıyordu. Hasan Sabbah bu tarikat ile Nizam ve Melikşah’tan intikam almayı amaçlıyordu. Nitekim intikam ağacı meyvesini verdi de. Bu karışıklık içerisinde Hayyam, Merv’e doğru yola koyulmuştu. Bu süreçte Rubaiyat’ı da yazmaya devam ediyordu. Sonrasında Hasan Sabbah, ona Alamut’ta her türlü ilmi desteği vereceğini vaat ederek ona ebedi davet haberi göndermişti. Hayyam bu daveti cevapsız bıraksa da, Hayyam’ın el yazması bir süre sonra Sabbah’ın adamları tarafından kaçırılmıştı. “Yazman senden önce Alamut’un yolunu tuttu bile.” (s. 160)

Sabbah, bu yazmayı uzun yıllar boyunca kalede iyi bir şekilde muhafaza etmişti. Ta ki biri merakla onun peşine düşene değin… Kitabın ikinci bölümünde ise, Ömer Hayyam’a hayranlık duyan Benjamin O. Lesage eserin akıbetini merak ederek onu bulmak için işe koyulmuştur. Benjamin yazmaya ulaşmak maksadıyla İran’a vardığında Hayyam’ın yazmasının Şirin’de olduğu bilgisini alır. Sonunda hayallerindeki o yazmayı elde etmişti ve bu kısımda ise tıpkı Hayyam ile Cihan arasında bulunan aşk hikayesi gibi Benjamin ile Şirin’in hikayesine yer verilmiştir. Benjamin’in trajik hikayesi de Hayyam’ın hikayesi ile bağlanmış, çerçevelenmiş oluyordu…

Roman, akıcı olması dolayısıyla okurken gerçekten keyif verdi. Sizi iki farklı dünyada benzer hisler için yolculuğa çıkarıyor. Tarihi gerçeklikler konusunda yüksek beklentileri olan okurlara gelindiğinde, bunun bir tarih kitabı olmadığını hatırlatmak isterim.

Münevver Adıgüzel

İlber Hoca İmbiği

Bir Ömür Nasıl Yaşanır?
Bir Ömür Nasıl Yaşanır?

“Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” hayli iddialı bir başlık. İlber Hoca, Türkiye’de yaşantısı hakkında “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” başlığı atılabilecek çok az sayıdaki donanımlı ve tecrübeli entelektüelden biri. Fakat yine de her ömrün biricik olduğunu ve de olması gerektiğini, bu nedenle de nasıl yaşanacağı konusunda tavsiye almaya pek uygun bir alan olmadığını düşünürüm ben. Dikkat çekmesi amacıyla konulmuş bir başlık belli ki. Zira içeriğinde mütevazı bir İlber Hoca görüyoruz.

Günlük hayatta çeşitli alanlarda yol almış, zirveye ulaşmış; uzmanlık, hocalık payeleri almış şahsiyetlerin “herkes” için paylaştıkları asgari yaşam tavsiyelerini sıkça duymuşuzdur. “İşte efendim İstanbul’da yaşıyorum diyebilmeniz için şuralara gitmiş olmalı, şu deneyimleri yaşamış olmalı, şu şu kitapları okumuş olmalısınız.”, ya da: “Her insanın illa ki şunları şunları yapması, okuması, çalışması, deneyimlemesi gerekir.” deyip de oluşturulan tavsiye listeleri. Bu bana oldum olası tuhaf gelir. Hayatın her branşı hakkında asgari-ortalama birikime ulaşabilmek için edinilmesi gereken deneyimler, her biri sırayla ve ardı ardına yapıldığında, insan bir değil 3 adet ömre sahip olsa yine de yetişemeyeceği kadar çoktur. Binlerce yıldır dünyada var olan insanlık, her bireyinin ömründe çok azını deneyimleyebildiği ve farklı yetkinliklere sahip olduğu binlerce disiplin üretti. Her şeyden sadece bir şey bilmek bile imkansız hale gelmişti zaten bundan asırlar evvel. Dolayısıyla bu uzman şahsiyetlerin kendi kişisel deneyimlerinden oluşan dayatmaları yaparken biraz daha ölçülü olmalarını; gençlerin de her şeyden önce kendilerini tanımalarını, ona göre seçimler yapmalarını öneririm. Sekteye uğratmadıkça, üstünü kapatmadıkça merak duyguları; kendilerini tanımaları ve bağımsız bir birey oluşları onlara yeterince kılavuzluk edecektir.

Ayrıca sevmediğim bir eleştiri daha var. O da günümüz insanının herhangi bir özel alanda uzmanlaştıkça bütünü kaçırdığı, genele hakim olmayı bıraktığı eleştirisi. Her alanda bilgi üretimi inanılmaz bir hızla artıyor. İnsan baktığı ufacık bir konuyu bin bir parsele ayırsa, küçülttüğü parçalardan sadece birini eline alıp baktığında orada yeni bir dünya buluyor. Hal böyleyken çokça zikredilen “bütüne” hakim olabilmek ne kadar mümkün? Bunu 21. Yüzyıl insanının hatası değil mecburiyeti yahut kısıtlılığı olarak görmek gerekir. İşte bu eserde görmekten hoşnut olduğum bir husus da bu: İlber Hoca’dan kimi yerlerde ne kadar didaktik bir üslup görsek de bu yanılgıya –bana göre yanılgı- düşmüyor. Çağın her gün daha da hızlanan kaotik bilgi üretim ve hızlı değişim buhranında insanın yolunu kaybetmeden ilerleyebilmesinin ne kadar zor olduğunun farkında. Tarihi birçoğumuzdan iyi bildiği için de aslında nesillerin huylarının değişmediğinin, insanın, toplumların belli açılardan her dönem benzer özellikler taşıdığının da farkında.

Çoğunlukla bilgi birikiminin, uzmanlık alanının ve medyatik kişiliğinin çok büyük bir yer tutmasından dolayı İlber Hoca’nın da bir gündelik hayatının oluşu, “insan tarafı” dikkatlerimizden kaçıyor. Bu kitapta İlber Hoca’nın artık aşina olduğumuz yönlerinin haricinde yaşadığı gündelik hayatını da bir parça olsun görebiliyoruz: Dostlukları, ahbaplıkları, zevkleri, gezileri, tanıklıkları, aktüel konulara dair fikirleri vs. İlber Hoca’nın çalışmalarının dışında kişiliği hakkında da bir şeyler öğrenmek isteyen okurlar için iyi bir söyleşi çıkmış ortaya. Son dönemlerde bazı konularda gündem olan sözleri, düşünceleri –örneğin yeni evlenen çiftlere mobilyacı gezmek yerine dünyayı gezmeyi tavsiye ettiği konuşması- kitapta biraz daha geniş yer bulabilmiş. Açıkçası açıklamalarıyla, seyahatname kitaplarıyla ve entelektüel duruşuyla tarih okurları dışındaki kamuoyunun da ilgisini çekmeyi başarmış olan İlber Hoca’dan böyle bir eser ne zamandır bekleniyordu. Birçok okurun İlber Ortaylı bir yaşantı kitabı yazsa da okusak dediğine şahitim. İsabet oldu ve şaşırtmadı.

Bilimler, kendi iç disiplinleri ve sistematikleri sonucu mensupları olan bilim insanlarına: hayata, topluma, insana dair daha geniş perspektiften bakabilme yetisi kazandırabiliyor. Özellikle tarih bilimi tarihçilere belki bu konuda en geniş perspektifi sağlayan alandır. Bu yüzden İlber Hoca gibi şahsiyetlerin yaşam tecrübeleri; yaşadıkları topluma, o toplumun insanlarına dair gözlemleri ve bunların sonucunda imbikten süzülürcesine ortaya çıkan tespitler muhakkak çok değerli. Nitekim Oktay Sinanoğlu, Doğan Cüceloğlu, Ali Fuat Başgil gibi ve daha buraya yazmadığımız nice değerli ilim insanları da İlber Hoca gibi yaşantılarına yahut hayatta ne yapılması gerektiğine dair eserler ortaya koydular. Aynı konuda her birinin birbirinden farklı ve karşıt görüşleri vardı belki. Belki bu insanların bazı konulardaki fikirleri yanlış görünüyor. Fakat işte yaşamsal zenginlik bu şekilde oluşuyor. Yeni ufuklar edinebilmenin yolu bu tür farklı fikirlere evvela değer verip onları birbiriyle yeri geldiğinde savaştırıp, yeri geldiğinde uzlaştırmaktan ve ortaya şahsi bir sentez çıkarabilmekten geçiyor.

Okurken karşılıklı bir sohbet havası hissettim ve bu sohbetin didaktik tarafları bana hiç sıkıcı gelmedi. Hocanın bizzat yaşadığı şeyleri anlattığından emindim. Ve bizzat yaşadığı ve inandığı şeyleri anlattığı için son derece samimi ve yapmacıksız buldum. İlber Hoca’ ya çalışmalarından ve donanımından ötürü hayranlık duyardım. Şimdi bundan da öte onun insan tarafına, tabir yerindeyse “İlber Amca’ya” sevgi ve yakınlık da duymaya başladım. İyi ki var İlber Hoca. Umarım daha nice yıllar ondan öğrenmeye devam ederiz.

Kitabı okurken birçok konuda İlber Hoca’dan kanaat olarak ayrı düştüm. Birçok konuda zevklerimizin farklı olduğunu fark ettim. Ancak şunu gördüm ki: İlber Hoca çalışırken de, gezerken de, müzik dinlerken de, film izlerken de anı yaşamaya odaklanmış ve yaşadığı o anın güzel ve verimli olması için emek vermiş. Ortaya dolu dolu, zengin ve çok renkli bir yaşam öyküsü çıkmış. Hemfikir olduğum konulardan en önemlisi olduğunu düşündüğüm çıkarımım şu oldu: “iyi yaşanmış bir hayat iyi olmasına “emek” verilmiş olan hayattır.”

Söyleşiyi hazırlayan, soruları soran Yenal Bilgici’ye de buradan takdirlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Tam olarak amacına uygun, literatür bilgisine dalmadan yaşantıya özgü bir anlatım ortaya konması sağlanmış. Günümüz gazeteciliğinden çok ötede takdire şayan bir söyleşi yapılmış. Aklımızdan geçip de “Bir de İlber Hoca ne düşünüyor?” diye merak ettiğimiz birçok mesele sorulmuş. Keşke daha nice meseleler konuşulabilseymiş.

Hüseyin Furkan Karamekik

Duygusal Kazanımlarımızı Pekiştiren Bir Roman…

Yeşilin Kızı Anne
Yeşilin Kızı Anne

Zulüm, küf, kin, kan, pas dolu bir dünyanın; içimizi ısıtan, yolumuzu aydınlatan, yaşantımıza umut aşılayan güzellikleri de var tabi ki. İşte bu romanı da onlardan birisi kabul edebiliriz. İnsan olma sorumluluğu ve duyarlılığını hatırlattı bana tekrardan. Nice bilimsel eser, anı, inceleme, roman okudum. Duygu yönü ağır basan, ifade yüklü eserlerden biri de bu oldu diyebilirim.

Sizlere kitap özeti ve alıntılar demeti sunmayacağım. Yakaladığım, yaşadığım atmosferi aktarmayı başarabilirsem, kitabı neden okumanız gerektiğine daha kolay karar verebileceksiniz. Giriş kısmı sizleri yanıltmasın, kitabın dili, üslûbu çok akıcı, konular arasındaki bütünlük uyumlu. 110 yıl önce İngilizce olarak yayınlanmış bu eser, çok geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.

Romanı okurken, onlarca şarkı ve türkü sözleri geldi hatırıma. Şeker Portakalı romanının kahramanı Zezé’nin afacanlıklarını hatırladım. Doğal yaşamla ilgili okuduğum kitapların yansıttığı iç huzuru tekrar hissettim içimde.

Babam bu dünyadan göçtüğünde 42 yaşındaydı, ben ise daha 7. O dönemdeki duygularım, yalnızlığım, zorluklar, olumsuzluklar zihnimi şöyle bir yoklayıp geçti. Birçok ihtiyacımı; sırtımı dayayabileceğim bir baba olmadan karşılamak zor olsa da bu süreçte edindiğim deneyim, hep yanımda olmuştur.

Hiçbir canlı anasız-babasız büyümesin dilerim, bir kuş yavrusu bile olsa. Yetimhaneye sığınmak zorunda kalan, Anne isimli küçük bir kız çocuğunun yaşam öyküsü bu. Onun duygularını anlamaya, tartmaya çalışırken; kendi durumunuzu, nasıl bir yaşam modeli geliştirmek istediğinizi, daha mantıklı, daha derinlikli olarak idrak ediyorsunuz. Acıların insanı eğittiği ve olgunlaştırdığını, sorumluluk bilinci kazandırdığını, deneyimlerin arttığını, romanın kurgusundan gözlemleyebiliyorsunuz.

Empati yapabilmek, sosyal psikoloji gözlemlerine tanık olmak için muhteşem anlatımlar içeriyor roman. Görme yeteneği olmayanın, duyma ve hayal gücü, diğerlerine oranla daha yüksektir. Yoksulluk içerisinde yaşayanların da duygu, düşünce üretme, azim, cesaret ve hayal gücü, diğerlerine göre daha yüksektir. Var olanla mutlu olabilmek ve onu en makul düzeyde değerlendirmenin bir yolunu bulur o.

Ergen psikolojisi alanında da eğitici örnekler içerdiğinden, anne-babalar için sabır ve metodolojik bir bilinç sunacaktır. Çaresizlik ve acizlik; alternatifsizlik sunuyor insana adeta. Hakkınızda ne karar veriliyorsa, onu kabullenmek zorunda kalıyorsunuz. Hayatın en acımasız/talihsiz/mantıksız yönlerinden birisi de budur.

İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Evet, ölüm bir gerçek ve kabullenmemiz gereken bir kaderdir. Fakat öldükten sonra geride kalan dul, yetim ve öksüzlerin sahipsiz kalması, mağdur olması, insani sorumluluk ve sosyal devlet anlayışı ölçeğinde sorgulanmalıdır.

İstenmeyen bir sonucu, hayra yönlendirebilecek sosyal donanıma/güce sahip olabilmeli insan. Olan güzellikler ve gelmeyen musibetler için, şükür atmosferinde yaşayabilmeliyiz ayrıca. Roman kurgusu, bu türden duygusal kazanımlarımızı pekiştiriyor. Romanın ikliminde ıslanınca; küllenmiş, unutulmuş, ötelenmiş, yıpratılmış, yerine başka şeyler dayatılmış, yozlaştırılmış doğal duygularınızın yeniden canlılık kazandığını fark edeceksiniz. En azından var olan hislerinizi güçlendireceksiniz. Gereksiz ve bilinçsiz bir şekilde kırılan bir cam şişe, ayağınıza batabilir. Romanda dışlanan, korumasız kalan, hor görülen bir kız çocuğunun, ezilmişliğine tepki olarak, zaman zaman saldırgan ve hırçın tavırlar sergilemesi, bize aslında yaşamın gerçeklerini öğretiyor.

İstediğini söyleyen, istemediğini işitir. Her tür haksızlığı yapıp, karşımızdakinden olgunluk beklemek, hadsizlik, densizlik olur. Bu arada olgunca yaklaşım, bilgece/anlayışlı tavır hakkı saklıdır, onun bileceği bir iş. Kullanır ya da kullanmaz, suçlayamayız. Kaldı ki yetim büyümekte olan bir çocuktan, yetişkin bir olgunluk beklemek hata olur.

Bu tür eğitici, öğretici, duygu dünyamızı zenginleştirici eserlerin sayısı da okuru da artmalıdır. Okuyan, okuduğunu anlayan, anladığını topluma aktarabilen bireylerle toplumsal olarak bilincimizi geliştireceğiz.

İyi okumalar.

Ali Riza Malkoç

Medeniyetlerin Gelişim Farklarına Coğrafya Üzerinden Kapsamlı Bir Bakış

Tüfek, Mikrop ve Çelik
Tüfek, Mikrop ve Çelik

Yazar kitaba, etimoloji meraklılarının çoğu kelimenin kökenine dair sık sık duyduğu Hint-Avrupa dillerinin ve dolayısıyla konuştuğu dil olan İngilizcenin de tarıma başlayıp yerleşik düzene geçen Anadolu çiftçilerine dayandığını belirten, insanlık medeniyetinin temeline Anadolu’yu, burada evcilleştirilebilen bitki ve hayvanları, icat edilen metal aletleri ve oluşturulan toplum yönetim erkini yerleştiren bir önsözle başlıyor.

Kitabının konusunu, tarihin seyrini oluşturan ve bugünkü eşitsizliklerin de kaynağı olan, farklı kıtalardaki insanların farklı hızlarda gelişmesinin nedenlerini irdelemek olarak açıklıyor. Bu irdelemeye, genetik üstünlükler yanılgısıyla veya gelişmişlerin sistematikleştirdiği ölçütler üzerinden bakarak taraflı, ırkçı davranma hatasına düşmeyeceğini, onu Toynbee’ninki gibi boşluklar bırakan bir teze bağlamayacağını da peşinen beyan ediyor.

İlk bölümde Polinezya adalarına dağılan bir topluluğun, aynı kökene sahip olmalarına rağmen maruz kaldıkları çevresel farklara bağlı olarak kısa süre içerisinde gösterdiği büyük gelişim farkını örnekleştiriyor. İkinci bölümde ise İspanyolların Amerika kıtası yerlileri olan İnkalarla ilk karşılaşmalarındaki teknik donanım, okuryazarlık, siyasi örgütlenme, denizcilik teknolojisi ve mikroplara karşı bağışıklık avantajlarını ortaya koyup, bu farkların nasıl oluştuğuna dair meraklandırmaya devam diyor. Cevapların verilmeye başlandığı takip eden bölümdeki salgın hastalık, bunun hayvanların evcilleştirilmesiyle ilgisi ve mikrop mutasyonu konuları güncelle ilişkisi bakımından ilgi çekici. Tarıma geçiş zaman farklarının anlatıldığı bölüm, ülkemiz topraklarının bir kısmını da kapsayan Bereketli Hilal’in üstünlüğünü ve değerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün kanıksadığımız “çeşitlilik” kelimesinin Bereketli Hilal’le Amerika kıtası arasında 5000 yıllık bir fark oluşturması gibi. Tarım ve hayvancılığı kapsayan yiyecek üretimi üzerinde kıta eksenlerinin etkisine değindikten sonra, yazının tarihi ve peşinden de obalardan devletlere siyasal örgütlenme basamaklarını işliyor. Bu bölümde bahsedilen din ve ekonominin devlet yapısındaki işlevleri, bu işlevlerin bugüne kadar nasıl geldiğini gösteriyor ve bundan sonra değişip değişmeyeceği konusunda düşündürüyor. Önce Asya’dan, sonra Avrupa’dan Avustralya’ya göçler bölümü, çevresel etkenlerin ne denli çeşitli ve belirleyici olduğundan emin olmamızı sağlayacak örneklerle dolu. Son bölüme yaklaşırken yazar Afrika üzerine yoğunlaşıyor. Bölge, dillerin gelişim hareketleri üzerinden toplulukların göçleri ve diğer kıtalarla ilişkileri bağlamında irdeleniyor. Yazarın çok garip bulduğu, Afrika’ya çok yakın Endonezya’ya oldukça uzak Madagaskar adasının garip demografi ve dil yapısı, Orta Afrika’dan güneye inen Bantuların Koisanlara, Avrupa’dan deniz yoluyla gelen Portekizlilerin de onlara baskın çıkarak Güney Afrika’yı istila edebilmelerinin sebepleri, coğrafî rastlantılar meselesini zihninizde iyice belirginleştiriyor. Japon çömleklerinin genel kabullere aykırı tarihlenmesi, Korelilerle Japonlar arasındaki ilişki, Japonya ile İngiltere’nin benzer enlem adaları olarak benzemez gelişimleri son bölümün şaşırtıcı konuları. Sonsözde yazar, kitabın devamında yapılacak çalışmalara yol gösterici olarak bıraktığı soruları listelerken, Bereketli Hilal’in tarihî üstünlüğüne rağmen Avrupa’nın gerisinde kalışını, yiyecek deposu olma özelliğini ve ormanlarını yitirmesine ve bunları takip eden bir dizi sebebe bağlıyor. Çin donanmasının sömürgecilikte Avrupalılarınkilerin gerisinde kalmasını ise siyasî birliğin dezavantajlarına, siyasî çeşitliliğin imkânlarına. Hollanda-Zambiya karşılaştırmasına dayanarak kurumlaşmanın önemini vurgulayan araştırmacılara cevaben kurumlaşmanın temelinde de coğrafî etkenlere bağlı gelişme süreçlerinin olduğunu tekrar ispat ediyor.

Yazar, iddiasını savunmada oldukça başarılı ve tutarlı. Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş kilit bilgiler, dünyadan gelen bazı haberleri tuhaf karşılayışımızın konuyla ilgili bilgisizliğimize dayandığına ayıktırıyor. Avustralya kıtasının yıllık olmayan iklim döngüsü ve kurak dönemlerde yaşanan felaketin boyutları buna en çarpıcı örnek. İnsanlık tarihini etkileyen bir durumun geçen yılki sonuçlarına -bitmeyen yangınlar ve su tüketen hayvanların itlafı gibi- sığ ve çiğ akıl yürütmelerle yaklaşmış olabiliriz. “Tazmanya canavarı” diye anılan çizgi film kahramanının esin kaynağını da benzer bilgi serpintileri arasında bulabileceksiniz. Bu gibi birçok ilginç bilgi okumanıza renk katıyor. Kitaptaki fotoğraf, tablo ve çizimlere ek olarak önünüze açacağınız bir atlas ile veya google haritalara sık sık başvurarak okumanız büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca bu konuda okumaya devam etmek isteyenler için kitabın sonuna, kitabın her bölümüyle ilgili onlarca, toplamda yüzlerce kitap içeren bir tavsiye listesi eklenmiş.

Özetle kitabı, Teoman Duralı’nın TRT2’deki “Felsefe Söyleşileri” programının tam kapsamlı ve hızlandırılmış bir sürümü olarak tanımlayabileceğimi düşündüm. Verdiği cevaplar kadar yeni sorular da üreten ama asıl önemlisi, tarihin akışını anlamanızı, bugüne kadar göremediklerinizi görmenizi sağlayan bir eser. Bazı önyargılarınızın, alıp kabul ettiğiniz peşin hükümlerin sarsılacağını söyleyebilirim.

Abdurrahman Erkan Akay

“Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz?”

Nietzsche Ağladığında
Nietzsche Ağladığında

Naçizane yorumlarımı siz kıymetli okuyuculara sunmadan önce iki hatırlatma, yazarın hayatı üzerine birkaç satır (eminim birçoğumuz biliyordur) ve bir de tavsiyede bulunma cesaretini göstereceğimi ifade etmeliyim. Tavsiyeyi hemen buraya iliştireyim ki; doğrudan kitabın içeriğinden bahsettiğim kısımları okumak isteyenler için (fazla vakit almamak adına) üçüncü ve dördüncü paragraflara geçebileceklerini hatırlatmış olayım. Keyifli okumalar!

Öncelikle; çok çok sıkı bir edebiyat okuru olmadığımı ve psikoloji disiplinine (birkaç sözlük maddesi, birkaç kitap bölümü ve sinema/dizi dışında) son derece uzak olduğumu söylemem gerekir. Böylece yapacağım yanlış yorumlar yahut çıkarımlar için affınızı rica edebilirim. (Ne dâhiyane fikir ama!) Yazarımıza gelecek olursak, kendisi 1931 yılında Birleşik Devletler’de doğmuş ve hâlâ orada yaşayan, psikoloji disiplininde (psikoterapi ve psikanaliz alanlarında da) çalışmalar yürütmüş; bilimsel çalışmalarının yanı sıra edebiyat alanında da başarılar kazanmış son derece önemli bir bilim insanıdır.

Kitabı bitirdim, ancak üzerine düşünmek için epey zamana ihtiyacım olduğuna neredeyse eminim. Son zamanlarda okuduğum en ‘etkileyici’ roman olduğunu da itiraf etmeliyim. Kitabı okumayı birkaç yıldır erteliyor ve kendime: “Popülizme kurban gitmiş bir roman” olduğu yönünde telkinlerde bulunuyordum. (Ne büyük yanılgı!) Artık kitaba gösterilen ilginin az bile olduğu kanaatinde olduğumu açıkça ifade edebilirim. Herhangi bir mecrada okunan hiçbir yorum (şu an satırlarını okuma nezaketi gösterdiğiniz ben de dahil olmak üzere) kitabı ve muhtevasını (içeriğinde neler barındırdığını) anlatamayacaktır. Okumaya ilk başladığımdan bitirmeme kadar geçen süre zarfında kitabı elimden hiç bırakmak istemedim, bazen öyle anlar oldu ki pratik hayatta yapmam gereken bazı işleri dahi ertelemek durumunda kaldım.

Romanımıza geçecek olursak (nihayet dediğinizi duyar gibiyim), kabaca; başta Josef Breuer ve Friedrich Nietzsche olmak üzere; Sigmund Freud, Lou Salomé, Anna O. (Bertha) ve Paul Rée arasında geçen bir olay örgüsüne sahip olduğunu söyleyebilirim. Kitap her ne kadar bir roman olsa da Irvin D. Yalom bu eserinde; yukarıda adı geçen isimlerin gerçek yaşamlarından ve bu isimlerin bazı çalışmalarından çokça beslenmiş kurguyu da bu minvalde inşa etmiştir. (Kitabın sonunda bu süreci anlatan bir bölüm okuyucuların dikkatine sunulmuştur.) 19. yüzyıl sonlarının Avrupası’ndan da harika kesitler sunan yazar; Yahudi düşmanlığı ve yaşanan gerilimlerden de bahsetmeyi ihmal etmemiştir. Kitabın -bana kalırsa- en etkileyici bölümleri; J. Breuer ile F. Nietzsche arasında geçen diyaloglardır. Bu diyaloglar sırasında kendinizi; kaskatı bir şekilde önünüzde durup, bıyıklarını tarayan Nietzsche’nin karşısında bulacak, sorduğu sorular ve düşün deneyleri ile rahatsız hissedeceksiniz. Hele bir de herhangi bir şeye karşı ‘ümit’ besliyorsanız, Nietzsche’nin: “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır,” fikri tarafından sarsılacaksanız. Kitabın özellikle ikinci kısmında sürekli artan bir gerilim deneyimlediğimi ve bu gerilimin, empati ile harmanlandığı bir anda, korkunç bir seviyeye ulaştığını ancak Irvin D. Yalom tarafından ustaca bir hamle ile yavaşça hafifletildiğine şahit olacak ve kısmen rahatlayacaksınız. Empati duygusu ve okuyucu ile kurulan ilişkinin bu denli yoğun hissedildiği bir başka roman daha okuduğumu zannetmiyorum (elbette bu eksiklik benden kaynaklı da olabilir). Bunun muhtemel sebebi, hemen hepimizin yaşadığı temel bir gerilim ile alakalı olmalıdır. Birileri (yahut aile, toplum) bize sürekli “şunu yap, bunu yap, buraya git, bu ol, onu yapma vb.” gibi, çoğu zamanda kendilerinin yap(a)mamış olduğu, isteklerle bir şeyleri dayatıyor ve belki de bizde tüm bunlara kaçınılmaz olarak itaat ediyor, zamanla itaat ettiğimizin bile farkına varamaz hâle gelip ‘kendi hayatımızı yaşayamaz’ duruma geliyoruz. İşte bu kitap bize ‘özgür olabilmenin dehşetini’ ve belki de anahtarını sunuyor!

Son olarak kitabın çevirmenine (Aysun Babacan’a), editörlere, Ayrıntı Yayınları’na çok teşekkür ediyorum. Kitabı büyük bir zevkle okudum. Kitabın dili son derece akıcı ki bu noktada çevirmene bir kez daha teşekkür etmemiz gerekir. Orijinal dili ile karşılaştırma yapmadım; ancak kullanılan Türkçe o kadar lezzetli ki kitabın bir çeviri olduğunu unutmak dahi mümkündür.

Berk Ulubeli

Kitap Özgürlüktür

Fahrenheit 451
Fahrenheit 451

1953’te yayımlanan ve distopya türünün önde gelenlerinden biri olan eser, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin buldukları her kitabı yaktığı 2049 yılının Amerikan toplumunu anlatmaktadır. Kitabın adı da Fahrenheit ölçeğinde kitabın yanma derecesine işaret etmektedir. Soğuk Savaş sıralarında Amerika’da McCarthy akımının etkili olduğu bir dönemde yazılmıştır. Eser; o dönem Amerika’sında antikomünist kuşkuculuğun vardığı noktadan hareketle otoriter yönetimlere bir eleştiri şeklinde okunabileceği gibi, aynı zamanda kitle iletişim araçlarının insanı âdeta esir aldığı ve okuma devrinin bitip ekran çağının başladığı bir dönemin eleştirisi olarak da okunabilir.

Kitapları yakmakla sorumlu itfaiye biriminde çalışan Guy Montag’ın hayatı, iş dönüşünde mahallesinde karşılaştığı ilginç bir genç kızla tanışmasıyla değişir, ardından yerleşik düzeni sorgular ve eyleme geçmek, mücadele etmek kararını alır.

Otoriter düzene eleştiri bakımından tüm teknolojik araçlarla insanın ve insan düşüncesinin kuşatıldığı, farklı düşünceye müsaade edilmediği, sorgulamaya giden yolların tamamen kapatıldığı, kitapların yok edildiği bir dünya kurgulanmıştır. Bu anlamda eser otoriter düzenlere karşı önemli eleştiriler yöneltmekte ve insanın kuşatılmışlığını, acziyetini ortaya koymaktadır. Son yıllarda dünyayı da kasıp kavuran otoriterleşme eğilimleriyle birlikte okunduğunda eserin yönetime dair eleştirileri hayatta da karşılık bulmaktadır. İnsanın âdeta tüm hareketlerinin takip edilebildiği günümüz dünyasında kitaptaki öngörüler büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Eserdeki şu ifadeler otoriterliğin boyutunu göstermesi açısından fevkalade dikkat çekicidir: “… Okulda yapmaya çalıştığın şeyin büyük bölümü ev ortamında bozulabilir. Anaokulu yaşını bu yüzden her sene azalttık; artık neredeyse beşikten alıyoruz onları.” (s. 81) Aşağıdaki alıntı da Nazi Almanya’sını yaşayan ilahiyatçı Martin Niemöller’in meşhur açıklamasını (“Önce Yahudiler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben Yahudi değildim. Sonra komünistler için geldiler ve ben sesimi çıkarmadım çünkü ben komünist değildim. Sonra sendikacılar için geldiler ve ben sendikacı olmadığım için yine sesimi çıkarmadım. Sonra benim için geldiler ve benim için ses çıkaracak kimse kalmamıştı.”) andırmaktadır:
“… ‘Suçluları’ kimsenin dinlemediği zamanlarda konuşup onları ifşa edebilecek masumlardan biriydim ama konuşmadım ve dolayısıyla ben de suçlu oldum. Kitapları itfaiyecileri kullanarak yakan sistemi sonunda kurduklarında da birkaç kez homurdandıktan sonra duruldum, çünkü artık benimle birlikte homurdanan veya bağıran kimse kalmamıştı. Şimdiyse çok geç.” (s. 104)

Eser; ekran/görüntü çağı bakımından ise esasında hayata dair önemli tespitler içermektedir. Ekran araçları ile insanların düşünme yetileri âdeta iğdiş edilerek düşünmemeleri ve sorgulamamaları sağlanmaktadır. 1953 Amerika’sında odanın dört tarafı ekranla kuşatılmış bir hayat kurgulanmışken esasında 2049 gelmeden dünyamızda daha fazlası gerçekleşti. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” mantığı günümüzde Tayfun Atay’ın deyişi ile “Görünüyorum, o hâlde varım.” şekline dönüşmüştür. Bireylerin kitle iletişim araçlarıyla oyalandığı, beyinlerinin dumura uğratıldığı ve farklı düşünmeye meşruiyet tanınmayan bir dönemde, her ne kadar ulusal ve uluslararası belgelerle insanın hak ve özgürlükleri kabul edilmiş ve koruması da teminat altına alınmışsa da gerçek anlamda bireyin özgür olduğundan bahsetmek son derece güç.

Eserin dikkat çektiği iki durum birbirini tamamlar niteliktedir. Ekran çağının imkânlarıyla bireye zaten farklı düşünme olanağı sağlanmamaktadır. Bir şekilde aradan kaçanlar da otoriter düzenin teknolojik araçlarıyla ortadan kaldırılmaktadır.

İzzet Eroğlu

Yaşam içinde olduğumuz bir hikaye…

Momo
Momo

Çocukların ve erişkinlerin dünyayı değerlendirişi hiçbir zaman uyuşmaz. Çünkü çocuklar dünyayı zihinlerinde kodlarken basitleştirirler. Erişkinler ise yaş hanelerine eklenen her yılla hayata bakış açılarını daha karmaşık bir duruma getirirler. Bu yüzden çocuklara addedilen hasletlerin birçoğu erişkinlerin karakterine eklemlenirse daha rafine insan profillerinin elde edilmesi mümkün olur. Bu yüzden erişkinlerin birçoğu çocuk olmaya öykünür. Zira hayatı çekilmez yapan kaygılar, çocuklar için sadece basit birer nüanstan ibarettir. Tabii sadece çocuk olmayı hayal etmek her erişkin için bazen yetmeyebilir. Hayalin bir çocuğun gözünden canlandırılarak, erişkinin bünyesindeki pasif hayallerin diriltilmesi gerekli olabilir. İşte tam bu noktada fantastik çocuk edebiyatının büyük yazarı Michael Ende ortaya çıkar.

Michael Ende’nin deyim yerindeyse film gibi bir hayatı vardır. 1929 yılında Almanya’da başlayan yaşamı entelektüel bir aile içerisinde geçmiştir. Babası gerçeküstü öğeleri benimseyen bir ressam Edgar Ende’dir. Onun çocukluğunun ve geleceğinin şekillenmesinden babasından miras aldığı yönlerin yazarlığına yansıması, bu nedenle pek şaşırtıcı olmaz. İkinci Dünya Savaşı’nın o kâbus gibi günlerinde çocuktur. Belki de ilerleyen zamanlarda bu denli güçlü fantastik yazınlarının ortaya çıkarmasında çocukluğunun o kara günlerinin psikolojik etkileri amildir.

Tabii Michael Ende’nin kalemini besleyen faktörler kadar kaleminin yılları ve sınırları aşan etkisi de önemlidir. Bu yazımızda ele alacağımız “Momo” isimli eseri de uluslararası çoksatanlar listesine girmiş, dünyada çok önemli bir sükse yapmıştır. Momo’nun bu başarısını belki de kaybettiği çocukluğunu arayan erişkinler sağlamıştır. Fakat bir gerçek var ki; fantastik üslubu benimsemeyenlerin dahi kitabı sempatik bulacaklarına şüphe yok. Çünkü edebiyatı fantastik yapan yazar kadar karakteri Momo ve onun hikayesi…

Momo’nun hayal perdesinden çıkıp fantastik zirveye ulaşan hikayesinde küçük bir çocuğun kendine has dünyası, her sayfada tecessüm eder. Her çocuk gibi Momo da o ciddi hayatın pek içinde olmak istemez. Ama hayatın ciddiyeti erişkinlerin onun dünyasına temasıyla kendisini gösterir. Momo dünyasını erişkinlerin istilasından korumak için onlardan dost edinir. Hayalleri olan bir çocuğun düşlerini sekteye uğratmayacak kadar masalsı ve hayatın içinden çıkan karakterler ilk aşamada Momo’ya sırdaş olurlar. Tabii erişkinler özgür hayalleri olan çocukları pek tasvip etmediklerinden; Momo’yu, o dostluğa ve sırdaşlığa ihtiyaç duyduğu, devasa dünyada belirli bir süre sonra tek başına bırakırlar.

Artık yalnızlığın dünyası fantastik unsurlar tarafından istila edilmeye müsait bir ortam olmuştur. Ende, bu aşamada artık öyküsünün kilit noktalarına gerçeküstü öğeleri yerleştirmeye başlar. İşin garibi Momo’ya ısınan okur çevreden gelen o inanılmaz etmenleri hiç yadırgamaz. Öncelikle soyut kavramların açılması gereklidir. Bir çocuk için belki de saat kadranındaki akrep ve yelkovan arasındaki kovalamaca kadar basit olan “zaman” kavramı; Ende’nin dilinde efsanevi bir düzleme oturur.

Zaman, çocuk için harcanmasında en ufak problem olmayan, müsrifliğin acı sonuçlar doğurmayacağı efsunlu bir kavram… İlk aşamada çocuk için çizilen zaman kavramı, satırlar ilerledikçe erişkinler içinde anlam ifade etmeye başlar. Aslında fantastik üslup zaman kavramı için harika bir kılıftır. Herhalde bütün sanat erbabı zamana kalıp biçmeye çalışırken zorlanır. Ama zaman kavramı erişkinlerin algıladığı düzlemden çıkarılıp, bir çocuk sevecenliği ile inşa edilmeye çalışılırsa; gören her göz için daha manidar olur.

Ende, soyut boyuta şekil verirken, çocuk hayal gücünün girift noktalarını kullanmaktan imtina etmez. İki farklı bakış açısıyla zamana şekil verir. O, erişkinlerin ve çocukların zaman algılarını yazdıklarıyla karşılaştırır. Böylelikle erişkin ve çocuk zaman kavramından payına düşeni alır. Sonrasında fantastik öğelerin ortaya çıkmasıyla zaman hem erişkin hem de çocuk için durur. Zamanın gerçek fonksiyonunu yadsıyan yazar için öyküsünün hedef kitlesi hiç olmadığı kadar geniş bir çapa ulaşır. Zaten Ende bir açıklamasında “benim kitaplarım 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar içindir” demiştir. Sözün kısası Ende’nin öykülerinde herkes payına düşenleri aldıktan sonra ortak paydada birleşir.

Ayrıca Ende’nin okurun hayal dünyasının aktif olarak maceraya iştirak etmesi için fazlasıyla yardımcı olduğunu belirtmek gerekir. Ende kendi çizimleriyle konuya netlik kazandırmaya çalışır. Betimleme ve tasvirleriyle bezediği karakterleri, masal dünyasının içinde gerçek parıltılar sunarlar. Hayal ve ötesindeki karakterler ise zaman gibi soyut bir kavramın gerçekliği kadar satırlarda kendilerine yer bulurlar. Yani köken alınan kavramın soyutluğu hayalden ortaya çıkan soyut fantastik karakterlerin sırıtmasına mâni olur. Bu nedenle sigara dumanı gibi uçup giden zaman hırsızları ve zamanın patronu Hora Usta gibi karakterler; o bazen fazlasıyla muhayyel olan “zaman” kavramı kadar gerçektirler.

Aslında kitabın bir yerinde dediği gibi “bütün yaşam bir hikayedir ve biz de onun içindeyiz”. Tabii hayatın gerçekliği kadar onun karşısına koyduğumuz hayallerimiz de söz konusu… Hayalleri olmayan bir hayatın bir yanı eksik kalır. Çocukluk bizim hayatımızın yalnızca bir parçası değildir. Çocukluk hayatımıza ve kimliğimize sırlanmış bir gerçekliktir. Ve kendi gerçekliğimizi fark edebilmemiz için elimize bilinç altımıza ulaşabileceğimiz bir oltanın tutturulması şarttır. Bu olta Ende’nin romanı gibi eserlerdir. Ende tarzı yazarları ve çocuk edebiyatının bu tür eserlerini okuyarak, bilinçaltımıza olta atarız. Ve her satırla kendi çocukluğumuzu gerçek manada ise kendi kimliğimizi fark ederek yavaş yavaş su yüzüne çekeriz. Su yüzüne çıkanlar gerçek veya gerçeküstü olabilir. Çünkü hepimizin çocuk olduğu gibi hepimizin de hayal kurduğu da bir gerçektir. Hayallerimizin gerçeküstü olmasının da bir önemi yoktur. Yeter ki bizden ve bizim olsunlar.

Zafer Saraç

“Her kim ki hâlâ yaşıyordur, o halde umutlanmak için bir sebebi vardır.”

İnsanın Anlam Arayışı
İnsanın Anlam Arayışı

Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden olan Viktor E. Frankl, “Üçüncü Viyana Psikoterapi Okulu” olarak bilinen logoterapinin kurucusudur. 1945’te yazdığı bu eseri isimsiz olarak yayımlamaya karar verse de, yeterli ilgiyi göremeyeceğinden dolayı arkadaşlarının da etkisiyle adını yazmaya karar verir.

“İnsanın Anlam Arayışı” üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm aslında yazarın otobiyografik öyküsüdür. II. Dünya savaşı sırasında Auschwitz’te kendisinin de içinde bulunduğu Nazi toplama kamplarında yaşananları bir psikoterapist olarak insanlara aktarıyor. Viktor E. Frankl kız kardeşi hariç tüm ailesini kaybettiği bu kamplardaki yaşamı gözler önüne seriyor. Aslında, ilk bölüm kısaca ‘Toplama kampında tutsak olan bir insan için hayat nasıldır?’ sorusuna cevap veriyor.

İlk bölümü okuyan kişiler, yaşama devam edenlerin bunu nasıl başardığını merak edecektir. Bu sebeple, ikinci bölümde bir psikoterapist olarak kamplarda yaşayan ve hayatta kalmayı başaran yazarın, kendisi de dahil insanların bunu nasıl başardığını bilimsel açıklamasıyla görüyoruz. İşte bu bölümde logoterapiye göre hayatın anlamını nasıl keşfedebileceğimizi anlatıyor. En kötü şartlarda bile hayatta kalmayı başaranların örneklerini veriyor.

Üçüncü bölüm ‘Trajik İyimserlik Lehine’ adlı bölümdür. Yazar burada acı, suçluluk ve ölüm üçlüsüne rağmen hayata evet diyebilmenin nasıl mümkün olduğunu açıklıyor.

Kitaba ayrıntılı bakacak olursak, büyük bir bölümünü birinci bölümdeki yazarın toplama kamplarındaki tutsaklığı sırasında yaşadıkları oluşturuyor. Her ne kadar kendi tutsaklığı halinde etkili gözlem yapabilmiş midir diye düşünülse de, yaşanan şeyleri dışarıdan bir insanın yeterince anlaması mümkün olamayacağından dolayı kendisi anlatmayı uygun bulmuş. İlk bölüm, çoğunluk gibi beni de daha çok etkilediği için üzerinde durmak istiyorum.

Yazar, kamp süresini üç evreye ayırıyor: Getirilişinin ardından başlayan evre, kamp rutinine uyum sağladığı evre, özgürleşmenin ardından gelen evre. Kampa getiriliş evresinde SS güçlerinin etkisi görülüyor. Tutsakların isimleriyle değil de numaralarıyla çağırılması, kuvvetlerine göre sınıflandırılması, güçsüz olanların ölüm fermanının verilmesini görüyoruz. Binlerce insanın ancak yüzlerce insanın sığacağı yerlere konulması, tuğlalar üzerinde birbirine sarılan insanların ağır şartlarda çok az bir beslenmeyle hayatta kalma çabalarını okuyoruz. Özellikle başlarındaki görevli gardiyanların sadistlerden seçilmesi, onların en küçük merhametlerine bile muhtaç olmaları, insanın insana verebileceği zararı göstermesi açısından önemliydi. İlginç olan şeylerden biri ise, tutsağın ne tür bir insana dönüştüğü kamp etkisinden ziyade içsel bir kararın sonucu olduğudur. “İnsan onuru toplama kamplarında bile korunabilir.” (s.77) Tabi ki yazarın itirafına göre çok az insan bunu başarabildi. Ancak, hayatın anlamını kavramak için tek bir örneğin bile yeterli olduğunu düşünmektedir.

Tutsakları ölüme sürükleyen, yıkıcı etki yapan şeylerden biri de, aslında tutsaklığın ne kadar süreceğini bilmemeleri hatta sınırsız olmasaydı. Bu durum onları geleceksiz ve hedefsiz hale getirmekteydi. “Zamansal olarak tutsaklık süresinin sınırsızlığı, mekânsal olaraksa hapsedilen yerlerin dar sınırları” durumu anlatan güzel bir vurgudur. Verilen örneklere bakılırsa, tutsakların kurtulacağını düşündüğü zamanlarda istedikleri sonuca ulaşamamaları da ölüm oranlarını arttırıyor. Şartların zorluğu ölüm oranının artmasını açıklamada yeterli olmadığı gibi hayal kırıklığının da bu durumu etkilediğini görüyoruz.

Günümüzde insanların birçoğu araştırmalara göre hayatında anlam arayışı içinde. Ancak, hayatın anlamını ilişkin sorunun cevabı logoterapiye göre herkeste aynı değildir. Tutsaklara bakıldığında onları hayata bağlayan şey kimisinde aile, çocuk olabilirken kimisinde yarım kalmış çalışmalar olabiliyordu. (Yazarı hayata bağlayan şeylerden biri de yarım kalmış çalışmasıydı.)

Tutsaklığın son evresi yani özgürlüğe kavuşma evresiydi. Kamplardan serbest bırakılmış olsalar bile kendilerini dünyaya ait hissetmiyorlardı. Hayattan keyif almayı bile yeniden öğrenmeleri gerekiyordu. Beni etkileyen yerlerden biri de, umudunu yitirmeyip hayatta kalmayı başaranların eski yaşamlarına döndüklerinde yaşadığı hayal kırıklığıydı. Hiçbir şey bıraktıkları gibi değildi. Istırabın bittiğini düşünen tutsaklar artık ıstırabın sınırı olmadığını öğrenmişlerdi.

“İnsanın Anlam Arayışı” hayatın anlamını keşfetmek ve logoterapiyle ilgili başlangıç aşamasında okuma yapmak isteyenler için iyi bir kitap olabilir.

Nietzsche’den bir alıntıyla yorumumu bitirebilirim. “Yaşamak için bir nedeni olan insan her türlü nasıla katlanabilir.”

Burcu Keskin