İcra
Polis olmayı isteyen çocuk çoktur. Dik yürüyen gururlu bir doktor olmayı isterler, futbolcu, avukat falan… Onlar daha çocuktular, ben değildim. İcra memuru olacaktım. Çok defa icra memurlarıyla karşılaşmış bir çocuk olarak, asıl kralın icra memuru olduğunu biliyordum. Bir defa, her an her yerden çıkabiliyorlardı. Aniden. Yoktan var olabilen, uçabilen bir kahraman gibiydiler. Kapı duvar nafile! Durulamıyordu karşılarında. “Baban evde mi?” ile başlayan, sonra sadece rakam konuşan gizemli tiplerdi:”Yaz, 80 TL!”
Nereden çıkıp geldiklerini bilmiyordum. Kapıyı çalıyorlardı. Merdiveni kullanıyorlardı. Yüzlerce ayak ve etten oluşan bir bizon sürüsü gibi, gürültülü homurdanışlar ve sert adımlarla kapının ardında belirliyorlardı. Ama başka dünyadan gibiydiler. Bu dünyanın kurallarına ait olmayan halleri vardı. Duygulardan etkilenmiyorlardı. Salya sümük ağlaşan zırlaşan konu komşunun içinden geçip hedefe ilerliyorlardı. Rahatlardı. Bir tarzları vardı. “Bu tablo orijinal mi?” “Hayır orijinal değil ama manevi değeri var yazmayın onu lütfen” “Yaz 120 TL”
Üslerini merak ediyordum. Nerede birikip dağılıyorlardı. İnsanın aklı almıyor! “Yaz 200 TL!” para mesele değildi, neyi istiyorsa alabilirlerdi sadece oturup konuşmak istiyordum onlarla. Ben tavuk severdim. Onların yemek yer gibi halleri yoktu. Özellikle bu sonuncu! En iyisi! Temiz giyiniyordu. Jilet gibi! Bıyıkları vardı. Çok bıyık gördüm. Onunki konuşurken oynamıyordu! “Bu kapı kapalı mı? Açalım lütfen” Işıklar onun üstündeydi. Olayın merkezindeydi. İlgi odağıydı! Işıl ışıl! Sahne… Şarkılar… Ve şimdi! Oyununu oynuyor, hareketini çekiyordu! Gururlu! Seri! Emin! Ne tavır! Ortalarda dolanıyor, aniden bir ıvır zıvırın önünde duruyor. Bir zaman, kısa bir zaman… Dik… Kıpırtısız… Öylece bakıyor. O an zırlaşmalar kesiliyor. Etraftakilerin nefes alışverişlerini duyuyorum. Duvarların ardındaki hayatı… Ortamdaki bir iki duruş değişikliğini… Ve ıvır zıvıra uzanan dik kolu veriyor kararını…. Ağzı bildiriyor… Bıyıklar sabit! “Yaz 20 Lira!”
Çevresindeki güruhtan homurtular, cıvıldamalar, “ama yapmayın”lar, ağlayışlar, “bırak onu”lar, “Ayağım!” “Çekiştirme”ler. Enteresan bir havaydı. Ondan nefret ediyor gibi bakıyorlardı. Başka bir açıdan bakıldığında onunla gurur duyuyor gibiydiler. Aşk ve nefret! Şiddet ve merhamet! Öfke ve dinginlik! Kalabalık karışıyordu, yoğruluyordu! “Yaz 240 TL!” Tekerlek gibi dönüyorduk. Apartman sakinleri, sakin duramayanlar, meraklılar, daha iyi bir işi olmayanlar, işi olmayanlar! Toplumdan hariç yeni bir toplum kuruluyor gibiydi! Farklı algıları olan yeni bir toplum! Yeni bir düzen! Yeni bir din! “Dolabın arkasındaki nedir?” Bir tufan! Bir kasırga! Kavga… gürültü… küfür…itiş kakış… Bir doğa olayı! Evin içinde dolanan bir hortum! Oradan oraya çarpıp duruyordu. Tüm evi talan edip bomboş bırakana kadar, çatal, bıçak, klozet örtüsü, bir şeyin kumandası, buz dolabı ne varsa içine çeken bir hortum! Yaşamın yok olduğu ve yeniden var olacağı bir toz bulutu! Bir yok oluş ve yaratılış destanı! Neyim var neyim yok gidiyor! Arada sağa sola sıkışıp kaybolmuş eşyalar ortaya çıkıyor! “Aa ordaymış!” sırlarımız ortaya saçılıyor! Kendimi çıplak hissediyorum. Arkası görünüyor gibi. Ne varsa toplanılıyor. Onca yıllık istif! Ayak bağı! Tozunu al dur! Hortum gevezelikle dönüp duruyor: “Yaz 350 TL!” Daha yüksek rakamlar söylenince kalabalıktaki homurtu yükseliyor. Gururlanıyoruz. “onu 480 TL’ye aldım, lütfen!” “Yaz 60 TL!” Fiyatı alanın belirlediği bir ticaret! Bir çılgınlık! Batan, yanan, patlayan ne kadar felaket varsa yaşamış bir geminin malları bunlar! Bir bilgin! Her şeyin değerini biçebilen bir guru! 3. icradan sonra tüm hukuki terimleri, uygulamayı biliyordum. Ama avukat olmayacağım! Ne hâkimi! “yaz 10 TL!” Hortumun hızı kesiliyordu. Eşya kalmamıştı artık. Değer biçilemeyen birkaç yırtık, dökük kırık eski… Hortum bir iki duvarda sektikten sonra kapıya yöneldi. Kapının girişinde sarı bisikletim ve hemen onun biraz uzağında, kapının dışında, apartman duvarına yaslı kardeşimin kırmızı bisikleti. “Seni seviyorum, ama o olmaz!” demedim icra memuruna. “Yaz 50 TL!” Bıyıkları kıpırdamıyordu gerçekten. Kolu bu defa kırmızı bisiklete uzandı. Sessizlik vardı tekrar ama “onu alamazsın, komşunun o” dedi birden annem. Homurtu “evin dışında o” dedi birlikte. İcra memuru dikti. Ama titriyordu! İnsan olabilir miydi? Kolu büküldü. Bisikletin uzağındaki bir noktaya dikildi gözleri. Birileriyle haberleşiyor olabilir miydi? Bisiklete baktı tekrar. Bir fiyat söylemedi. Bizon sürüsü olarak merdivenleri inmeye başladılar. Hortum kesildi. Bir iki kötü gün sever takıldı biraz daha. Annem eve girdi. Ben kardeşimin kırmızı bisikletini ve kardeşimi alıp karşıdaki okulun bahçesine gittim. Hala binmeyi öğrenememişti.
Boş evlerde yaşamak zordur. Ama kısmen eğlencelidir. Babanız sizden uzağa, o odadan o odaya kaçamaz mesela. Eşyasız evde varlık ve yokluk çabuk fark ediliyor. İnsan saklayamıyor elini kolunu gövdesini bir yerlere. Bir de Beşiktaş maçlarını takip etmek zor. Allah’tan sokağın solumuzdaki tarafı Beşiktaşlıydı da balkonda bağırışlarından takip edebiliyordum skoru.
Sonraları çok yıllar geçti. Borçlu ve alacaklı oldum. Borçlu olduğum daha çoktur. İcra memurları… Sonraları daha çok memur tanıdım. Elbette işini yapıyorlar ama sizin için oldukça duygusal bir zamanda meseleyi iplemeden, kafa olarak orada olmayan o memurlar gözümde her zaman tanrı gibiydiler. Yakınlarınızın saçma sapan bir kazada öldüğünü bildiren o memurlar, hayatınızı bitirecek bir vergi cezasını sıkıntısız ileten memurlar, ceza kesen, para tahsil eden, yürüyen, alıp veren, söyleyip giden memurlar… Olayı bir yerden bir yere taşıyan memurlar… Hayatı akıtan memurlar… Asıl meseleyle pek ilgisi olamayan ama mutlaka lazım memurlar… Tornavidadaki lastik sap, kapıdaki menteşeler… Arabanın motoru… En lazım parça! Ve icra memurları… Devletin ve hayat denilen bu oyunun gerçekliğini sağlayan memurlar…
Ve insanlar… Çoğunun icra memurlarından bir farkı yoktu! Ne zaman çok şeye sahip olduğumu düşünsem aniden çekip giden ve neyin varsa almayı deneyen çoktur… Biraz da bunun iyi bir şey oluğunu fark ettim. Bu sayede rahatladım. İçim boşaldı. Bana geniş bir alan bırakıyorlardı gidenler. İcra memurlarıyla büyümüş bir çocuğu yokluğunuzla korkutamazsınız. Sıfırı tüketmeyi bilen birine varlığınızdan bahsetmeyin. Neye sahip olduğunuzu ve neye hakkınız olduğunu düşünüyorsanız alıp gidin. Değerini biçin, yazın çizin, hesaplar yapın ve toplanıp gidin. Tersini becermeleri pek mümkün olmuyor. Giderken yalnızca kendini götüren inanları sevmeye devam etmeli… Her şeyi alıp gidebilir diğerleri. Ne varsa! Eldivenler… Elbiseler… Umutlandıran anlar… Kumandalar… gülümsemeler falan… Yalnız bazen düşünüyorum da her icrada bir çocuğun eşyası kurtulmalı sanırım. Alınıp gidenlerin ardında bir çocuk bisikleti kalmalı mesela… Her şeyi alıp giden icra memurları, sevgililer, dostlar, bitmeyen o kasırgalar, insanda gülümseyen bir çocuk bırakmalı…
Bu öykü Koray Biber tarafından kaleme alınmıştır.


İstanbul’un en kalabalık ilçelerinden biri Beşiktaş. Gün içindeki hareketlilik hiç eksilmez. Buluşmalar, yürüyüşler, alışverişler derken sokakları dopdolu oluyor. Kitapçıların da eksik olmadığı ilçede Kitapyurdu.com’un bir teslimat noktası bulunuyor. Üstelik Beşiktaş’ın merkezinde, Büyük Beşiktaş Çarşı’nda Yescall Shop’ta kitapkurtlarının işini kolaylaştırıyor.
“Ucuz Kitaplar Sahafta Değil”



Üniversite hayallerinin vazgeçilmezleri arasında Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi’nin kapısı gelir. Osmanlı’dan yadigâr Serasker Kapısı’ndan giren her üniversitelinin aklında benzer düşünceler yeşerir. Dersler, okul, fotokopiler, notlar… Hepsine nasıl yetişilecek? Bir de her kitapçıda bulunmayan kaynak kitapları aramak var… Evet, Beyazıt sahaflarla, kitapçılarla dolu ancak Kitapkurtları’nın ihtiyaçlarını gidermede yetersiz kalabiliyorlar. Bu yüzden Kitapyurdu.com’dan verilen siparişleri Süleymaniye’deki Ersin Fotokopi’den tedarik etmek en güzeli.
Ersin Fotokopi kapılarını açalı henüz birkaç ay olmuş. Kısa sürede öğrencilerle iyi bir iletişim yakaladıklarını söylüyor Ersin Yıldız. Öğrenci dostu mekânlar arasına girdiğini de bizzat dükkândaki üniversitelilerden duyuyorsunuz. Bunda hemen her dersin notlarını bulmak kadar, güler yüzün de payı olduğunu söylüyor içeriyi dolduranlar.









Kimsenin yüzüne bakmadığı, selamlaşmaya çekindiği bir yerdeyiz. Hapşıran birine, “çok yaşayın” diyecek olsanız, çekiniyorsunuz. Ama ağaçlara, şarkılar söyleyen, çiçekleriyle konuşan, patisine bastığı kediden özür dileyen insanlar yaşayıp gidiyor aramızda hala. İşte Beyan Yayınları’ndan çıkan “Kendini Merak Eden Ağaç,” onlardan birinin öyküsü. Somurtmayı bilmeyen, zeytin gözlü, kıvırcık saçlı bir kız çocuğu var karşınızda. Matarası boynunda, neşeli şarkılar mırıldanarak okula gidiyor. Selamlaşmak kalkmış. Ne gam! O selam vermeyi de teşekkür etmeyi de biliyor. Fidandan merhabasını esirgemeyen, “günün nasıl geçti?” diyen bir minik, ne kadar heyecanlandırırsa o kadar heyecanlanıyorsunuz kitapla. Fatma Hazan Türkkol’un naif, lirik kalemiyle sıradan bir karşılaşma devamını bekleyeceğiniz olaya dönüşüyor. Kitabın son sayfasında o büyük soruya cevap bulsanız da, “ya sonra…” diyorsunuz.











