Eleştiri: Çalışmam Lazım Savaşamam!

Roterdamlı Erasmus (Zaferi ve Trajedisi)
Stefan Zweig
Can Yayınları

Stefan Zweig, ‘Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi’ni kaleme alırken kendisiyle de hesaplaşmış olmalı. İkisi de kaotik bir Avrupa resmine bakarken, aydınlanma aklının galip geleceği özgür ülkeler düşlüyordu. Zafer kazanmış olmak için huzurlu bir sığınak bulup kitaplarını yazmaları yeterliydi. Ama çağının aydını olmak, bundan fazlasını gerektiriyordu.

Erasmus’un bütün yaşamını özetleyen çarpıcı bir cümleyle kapağı açılıyor kitabın:

“Rotterdam’lı Erasmus, hangi yandandır, öğrenmek istedim.
Ama bir tacir şu karşılığı verdi bana:
Erasmus est homo pro se, Erasmus kendinden yanadır.”

Devir çığırtkanlarının gün aşırı kapısını aşındırdığı Rotterdam’lı flozofun kaçışı, bir anlamda zafere dönüşür. Zorbalığın çarkına su taşıyacak eylemlerin adamı olmaktan kaçar.

İdealize ettiği esenlik içerisindeki toplum düşü kavgacı bir mücadeleye girişmesini engeller. Huzura götürecek yolun huzursuzluğunu çekmek istemez. Kargaşanın dışında kalıp izleyici olmakla yetinir her defasında…

Erasmus, kilisenin afyonunu yutmuş bir Avrupa’da düşünür olmanın çaresizliğini, narin vücudunun iliklerine kadar hisseder. Ortada durmayı erdem sayar ve daima başarır bunu…

Yeryüzünde kurulu bütün statülerin gerisinde, salt bir dünya vatandaşı olmayı yeğler. Victor Hugo’nun entelektüelliğin aşkın basamağı olarak tanımladığı; ‘herkesi kendine yabancı gören, bir yere ait olmayı reddeden’ yapısıyla, çağdaşlarının yanında elmas gibi parlar.

Diğer bütün vasıflarının önünde bazen gönüllü bazen de zorunlu bir gezgindir o. ‘Deliliğe Övgü’sünü bile atının sırtında seyahat ederken yazmaya başlar. Zweig’in sihirli sözcükleri, onun yazıya olan hastalık derecesindeki tutkusuna imrendirir:

“Yazı yazmayı gezileri boyunca sürdürdüğü gibi, indiği her otel ya da handa önüne konan masayı hemen bir çalışma masasına dönüştürürdü. Uyumamak demek, onun gözünde yazarlık çabalarını an yitirmeksizin sürdürmek demekti ve kalem, bir anlamda elinin altıncı parmağıydı.”

Stefan Zweig, Erasmus’un biyografsini yazarken Avrupa yine boz bulanıktır. Kilisenin hakimiyetine rahmet okutacak Nazizim, düşünürleri can korkusuyla yerlerinden yurtlarından eder. Ünlü bir Yahudi olduğu için onların başında gelen Zweig’in payına da zorunlu sürgünler düşmüştür. Erasmus gibi Avrupa’nın bir kentinden diğerine gidecek kadar şanslı da değildir. Nazilerin İngiltere’ye yürümesinden sonra Brezilya’ya kaçmaya karar verir. Viyana’dan okyanus aşırı uzaktayken bile sihirli sözcüklerini, ne Naziler’i ne Hitler’i kınamak için kullanamaz. Buenos Aires’teki basın toplantısında gazetecilerin ısrarla ırkına dayatılan soykırımı açıkça vurgulaması için yönelttiği soruları kurnazca geçiştirir. Elbette umursamadığından değil, tıpkı Erasmus gibi, “Ben bir bilginim ve huzur, çalışmam için gereklidir,” dediği için hayata duyduğu bağlılığını baltalayan özneyi dile getirmekten kaçınır. Yoksa Brezilya’da karısıyla birlikte ölümü seçmeden dostlarından birine çok kısık sesle, “Acaba Hitler buralara da gelir mi?” diyecek kadar korku sarmalının içindedir.

Zweig, “Rotterdamlı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adını verdiği kitabının son kısmında, büyük flozofun trajedisine odaklanır.

Aynı zamanda kendi trajik sonunu hazırlayan iç çekişmelerin hesabını görür burada… Erasmus ve Luther’i öylesine güçlü bir diyalektikle karşı karşıya getirir ki okuyucu bu anlatımın romansallığıyla sürüklenir. Zweig, “Demagojik ve bağnaz” Luther’in tarafında saf tutmayan Erasmus’un gerekçelerini bölüm boyunca idealize etse de en sonunda onu suçlayarak bu faslı kapatır. Çünkü eyleme dönüşmemiş irade, çirkinlik karşısında sorumludur. Tıpkı Buenos Aires’teki basın toplantısında susmayı yeğleyen sürgün yazarın sorumluluğu gibi.

Bu yazı Selçuk Uzman tarafından yazılmıştır.

Henüz Yorum Yok

CEVAPLA