Eleştiri: Bir Kuramlar ve Sufiler Geçidi Bu Kitap

Annemarie Schimmel, tasavvufun tarihsel ana hatlarını ele aldığı İslamın Mistik Boyutları kitabının ilk kısmında bu tip çalışmalarda genelde pek rastlanmayan bir tavır ortaya koyuyor. İlk olarak çok geniş bir alanı kapsayan tasavvuf ve sufilik terimlerini açıklama gereği duyan Schimmel, hemen her izaha uygun seçtiği sufi deyişlerle akılda kalıcı bir anlam pekiştirmesi yapıyor. Mesela tasavvufun tek bir tarifinin olamayacağını anlatırken Rumi’nin Mesnevisi’nde geçen ‘körler ve fil’ hikâyesine başvuruyor. Bir mağarada bulunanların gözleri bağlanmış halde elleriyle dokunmalarını istenilen şeyden (filden) ne anladıkları sorulduğunda hepsinin farklı cevaplarla aynı şeyi (fili) betimledikleri, böylece tasavvufa girmiş/dokunmuş her kimsenin ondan farklı manalar/derinlikler bulacağını vurgulayarak okuyucularının birbiriyle çelişir gibi göreceği bir çok farklı sufi yaklaşımının aslında aynı hakikate ulaşma çabası olduğunu en baştan uyarmak istiyor.

Sufi isminin nereden geldiği konusunda çeşitli rivayetlere yer veren Schimmel, en çok dervişlerin üzerlerine giydikleri ‘suf’ adı verilen bir yün giysiden bu ismin türediği üzerinde duruyor. Öte yandan tasavvuf felsefesinin Batı dünyasında daha anlaşılır yer bulması için mistik/gizemcilik kavramları üzerinden Hristiyan ve Hint gizemciliğine de değinerek tasavvufun insana dair gizemler dünyası olduğu mesajını veriyor.

Schimmel, tasavvufun başlangıcının Peygamberin kendisine uzandığını ifade ettiği kısımda Peygamberin ümmiliğini İslam sofiliğinin temeli olarak nitelendirir. Bu durumu Hristiyanlıkta Hz. Meryem’in bakireliğiyle mukayese ederek aslında çok mühim bir çıkış noktası yakalar; tasavvufun ihtiyacı olan, akli bilgiyle kirlenmemiş bir başlangıç! Tasavvuf olgusunu sadece mistizimden ibaret bir soyutlama yorumu algısına da “tasavvuftaki her eğilim hadislerde bir dayanak bulmuştur kendine” ve “belleğin Kuranlaşması” tespitleriyle şerî çerçevede karşı çıkmış olur.

Bir kuramlar ve sufiler geçidi

Tasavvufun tarihsel ana hatlarını çizerken elbette onun vücut bulmaya başladığı ilk zamanlardan itibaren ki temsilcilerinden yararlanır. Burada Peygamber’in Ebu Zer GıfariSelman-ı Farisi gibi arkadaşlarını ele alarak sufi anlayışın Hz.Peygamber merkezli bir çıkış sürecinin olduğunu vurgulamak ister. Özellikle ‘İslam, iman ve ihsan’dan oluşan üçlü bir tutum üzerinde duran Schimmel, Kur’an’da geçen bu sözcüklerin idrak edilmesiyle İslam’ın içselleştirilme sürecinin tamamlanacağını söyler. Sufiliğin temel felsefesinin ‘İslam’ın içselleştirilme formu’ olduğunu belirterek, bu formun aktif bir eyleme dönüşebilmesi için gerekli kavramlar silsilesini ‘zühd’ ile başlatır. Zühd terimini müstakil bir düzlemde irdelemek yerine Hasan Basri gibi zahid bir ismin penceresinden mercek tutarak, okuyucusuna, fazlasıyla soyut bu kavramı insan yaşantısındaki somutlaşmış biçimleriyle sunmak niyetinde olduğunu göstermiş olur.

Aslında Schimmel’in bu çalışmasıyla yapmak istediği bir kuramlar ve sufiler geçididir. Tarihsel akışa göre sırası gelen sufinin hayatının ana hatları bilinmeden, onun tasavvufa dair geliştirmiş olduğu kuramın da kavranamayacağı fikrindedir. Böylelikle tarihsel akış içerisinde ele alınan sufilerin hem hayatları hakkında hatırı sayılır bir malumat edinmiş, hem de benimsemiş olduğu kuramın yaşamsal döngüsüne nasıl yansıdığını izlemiş oluruz. Mesela zühd makamlarının nasıl geliştiğini incelerken ilk dönem sünni zahidliğinin temsilcisi Fudayl’ın, zühd makamlarını ilk tasnif eden İbrahim Ethem’in, zahidlik ve sufilik arasındaki farkları açıklayan Molla Cami’nin hayatından bazı menkıbeleri de dâhil olmak üzere kesitler buluruz.

İlk kadın mutasavvıflardan Hz. Rabia’ya geniş yer veren Schimmel, tasavvufta geniş bir yer işgal eden ‘ilahi aşk’ bahsine de onunla giriş yapar. Arada peygamber de dâhil hiçbir aracı olmaksızın mutlak Allah aşkını Rabia’nın yaşantısında işler ve aşka âşık olma tasavvurunun tasavvufun temel konusu olduğunun altını çizer. Kitabın ilk bölümünde sufiliğin hadisler ve Hz. Peygamber’in öğretilerinden ilham aldığını vurgular ancak bu bölümde konu edilen mutasavvıfların hayatlarında Nebi-sufi ilişkisine neredeyse hiç değinilmez. Genellikle peygamber gölgesinden arınmış gibi duran salt ilahi aşk betimlemeleri vardır. Bu bağlamda Rabia’dan Hallac’a kadar ki geçen süredeki Cafer Sadık, Zünun, Beyazıd Bistami, Yahya B. Muaz, Maruf-u Kerhi, Sakati, Harraz, Sehl, Tırmızi, Nuri gibi 9.yy şeyhleriniN hoca-talebe-dönemdaş ilişkileri tarihsel sıralamada baz alınmış ve en son Hallac’ın hocası Cüneyd Bağdadi’ye yer vererek ilahi aşk konusunu bir kuramlar disiplini çerçevesinde işlemiştir.

Birleşme dönemi ve İmam Gazali

Şahısların yanı sıra konjonktür okuması da yapar Schimmel. Mesela Emevilerin daha çok dünyevi değerlere itibar ettiği kabulünden, Abbasilerin İslam ve kültür uygarlığının doruğu olduğu çıkarımına kadar yönetimlerin sufi hayata ne derece müdahil olduklarına da yer vermiştir.

Tasavvufi aşk şehidi olarak tanımladığı Hallac’a geniş bir yer ayıran Schimmel, Hallac’ın Türk, İran, Afgan, Hint edebiyatı ve kültürleri içinde yerien dair iktibaslar eklemeyi de ihmal etmez. Böylece bu kültürel çeşitliliği yakından takip ettiğini görmüş oluruz. Hallac konusunda özellikle Luis Massignon’un bütün ömrünü alan eserinden bir hayli etkilenmiş ve onu yetkin bulmuştur.

Schimmel, Hallac’ın ilahiyatı, tebliğ metodu, ıstırabının tanımı, hakkındaki söylentiler ve yakıştırmalar gibi maddeleri incelemiş ve ölümünde yanında bulunan Şıbli’den, son yüzyılda Hallac hakkında saptamalarda bulunmuş İkbal’e kadar, Hallac’ın bu silsiledeki kişilerde bıraktığı tesiri özetlemiştir.

Annemarie Schimmel, bunca sözünü ettiği terimler, kuramlar etrafında ele aldığı mutasavvıfların hepsini toparlayıcı nitelikte bir ismi çıkarır nihai olarak karşımıza: İmam Gazali. ‘Birleşme dönemi’ başlığını attığı bu son bölümün Gazali’ye ayrılması oldukça yerindedir. Felsefeyi ve tasavvufu birlikte inceleyerek her iki sahadaki tartışmalara ezber bozucu menfezler açan Gazali’nin, devrine kadarki olan bütün görüşleri kapsayıcı ve sorgulayıcı özelliğini vurgular. Hallac’ı ilk dönem tasavvufun doruk noktası olarak nitelemesinden sonraki birleşme adıyla andığı bu dönem için de Gazali’nin etkisinin zirvede olduğunu belirtir. İhya adlı yapıtının tasavvufun şeriatla birleşmesi olarak nitelendiği fikrine karşı kendisinin de benimseyici bir tavır aldığını görmekteyiz.

Bu yazı Selçuk Uzman tarafından yazılmıştır.

Henüz Yorum Yok

CEVAPLA